Salzburg, tanınmış besteci Motzart’ın doğduğu kent olması dolayısıyla, dünya çapında bir üne sahip. Salzburg denilince akıllara hemen Motzart gelir. Ünlü bestecinin müze haline getirilen evinin, mutlaka gezilmesi ve görülmesi gerektiğinde herkes hemfikirdir. Fakat Adolf Hitler’in de Salzburg’un Branau kabasından olması, çok fazla bahse konu olmaz. Daha az ilgi duyulan bir “ayrıntı“dır bu. Oysa bazı ayrıntılar dönemine göre hayli önem kazanabiliyor. Adolf Schicklgruber Salzburlglu kalsaydı, belki "Hitler” olmayacaktı. Öyle ya Salzburglu Adolf, sanatçı olmak istiyordu. Kabahatin birazı da babasında, demek yanlış mı olur acaba? Çünkü babası, onu bir devlet memuru olarak görme arzusundaydı hep.
Adolf Schicklgruber, güzel sanatlar akademilerine girmek için, 18 yaşında, Salzburg’dan, yani baba ocağından ayrılıp Viyana’ya yerleşti. İnsanlık adına en büyük şanssızlık, en üzücü olay yaşandı fakat. Salzburglu Adolf, Viyana’daki akademi sınavlarında başarı sağlayamadı! Altı yıl yoksullar yurdunda kalır, sokaklarda yaptığı resimleri satarak geçinmeye çalışır. Sonra, hızla politik alana kayıverir ve olan olur.
Salzburg, tanınmış besteci Motzart’ın ve yine tanınmış diktatör Hitler’in doğduğu kent. Bu Salzburg muhabbetine, bir tanınmışı daha eklemek gerekiyor, o da dünyaca ünlü bir yazar: Stendhal. Stendhal‘ın Salzburg’la ne ilgisi ya da ne alıp veremediği olabilir?
Şöyle bir ilgisi vardı: Stendhal’e göre, aşkın tanımı Salzburg madenlerinde yatıyor. Yani anlayacağınız küçük bir kent ama, öyle Salzburg deyip de geçilemiyor.
Her kente nasip olmaz ama bazı kentlere kimliğini veren, yerüstündekiler kadar, hatta yerüstündekilerden çok yeraltındaki şeyler olabiliyor. Parmaklarınız sadece bir kentin kabuğuna dokunursa. sadece yüzeyinde dolaşırsa yanılırsınız. Hangisi olursa olsun, bir kenti anlamak ve tanımak için, bütün anlamlarda o kentin altına, dibine inmek şart. İşte, Zonguldak’ın madeni, Batman’ın petrolü gibi, Salzburg’u Salzburg yapan ve hatta bu kente adını veren, yüzeyindeki şeyler değil. Ekmekteki, aştaki tuzun hatırı için Salzburg’un derinlerine inmek gerekmiş. Ama, sadece ekmekteki, aştaki değil, aşktaki tuzun hatırı için de Salzburg’un derinlerine inilmiş. Yani, tuz üzerinden Salzburg’un derinliklerini kıymete bindiren başka bir hatırı sayılır daha var: Aşk!
Romantizm kuşağı romancıları arasında yeralan ama, 1831’de yayımlanan “Kızıl ve Kara“ romanıyla gerçekçilik akımının ilk öncüsü sayılan Stendhal, aşkın hatırı için Salzburg’un dibine inenlerden. Salzburg tuz madenlerinde, yapraksız kaç dal yattığının hesabını en sıkı tutanlardan biridir o.
Nedir bu Salzburg tuz madenlerindeki yapraksız, kuru dal hikayesi? Kimler ve neden atarlar dersiniz, o yapraksız dalları yerin dibine? Bundan umulan murat ne olabilir?
Stendhal, bu küçük kentin, bu en büyülü hikayesini anlatırken, aşkın binbir tanımından birini de yapmış oldu. Bütün filozoflar ve sanatçılar gibi o da aşkı eleverecek temel sözcükler peşinde koşup durmuştu. Stendhal’in aşkı anlamak ve anlatmak için bulduğu anahtar sözcük şuydu: Kristalleşme! Yazar, bu sözcüğü Salzburg’un derinliklerinden çıkardı. Yaşamımızın en büyülü yanını, oldukça büyülü bir sözcüğe yükledi. Bir dal hikayesi tutturup, aşkın tılsımını çözmek istedi Salzburg tuz madenlerinde.
Hikaye şu: Tuz madenlerinin terkedilmiş derinliklerine, kışın yapraksız bıraktığı bir dal atılır. Tuz hapsine yatırılmış dal, iki-üç ay sonra çıkarılır. Dalın üstü parlak bir örtüyle kaplanmıştır. Örtü, kımıldayan ve pırıl pırıl parıldayan ve bir arı kuşunun ayağından daha büyük olmayan elmasların toplamıdır. Bunun, attığınız dal olduğuna inanamazsınız. Dünün yapraksız dalı, tepeleme kristal olmuş, bir uçtan bir uca kristal kesilmiştir.
Stendhal, terkedilmiş tuz madenlerinin derinliklerine bırakıldığında iki-üç ay içinde elmasa kesilen kuru daldaki kristalleşmeyi, insan zihnine uygular. Kristalleşmeyi bir zihin işlemi olarak ele alır.
Aşk, elmaslarla örtülü yapraksız bir dal mıdır?
Stendhal’e göre, evet, aşk bir kristalleşmedir. Her insan, yaşamın erken dönemlerinden başlayarak, hayali bir sevgili yaratır kendine. Sevgili, bir imge olarak zihinlerde her zaman vardır. Günün birinde, biri bu imgeye takıldığında, aşık olan hayalindeki sevgiliyi bulduğunu düşünür. Bulduğunu, gençliğinden beri yaratıp durduğu sevgili sayıp, kusursuzlaştırmaya ve yüceltmeye başlar. Şimdi kristalleşmiş, ama dünün o yapraksız dalı karşısında, sarsıntı ve şok içindedir. Büyülüdür. Sevilennin kusursuzluğa büründüğü süreçtir bu. Aşık özne, sevdiği kişinin gerçek ya da çıplak varlığıyla ilgili değildir artık. Oysa, hiçbir sevgili düşlerdeki gibi mükemmel değildir. Fakat kristalleşme öyle bir yanlış bilinç üretir ki, kımıldayan ve pırıl pırıl parıldayan ve bir arı kuşunun ayağından daha büyük olmayan binlerce elmasla örtülü kuru, yapraksız dalı unutturur.
Stendhal, bu kristalleşme teorisiyle çok tepki çekti. Aşkı, aşık yaratıyor ve sona erdiriyordu! Yani, aşk uyduruluyordu! Bir yalandan ibaretti aslında!..
İyisi mi, aşk kuyusunun kıyısından dönüp, sözü yine kentlerle bağlayalım biz. Hangisi olursa olsun, bir kenti anlamak ve tanımak için, bütün anlamlarda o kentin altına, dibine inmek şart.
(29.07.2000/Özgür Politika)

