Tercan’ın Alevi köylerine bir yolculuk ve tanıklıklar - I

Çeyrek asır sonra doğduğum topraklardaydım!

 

Geçen Ağustos ayı içinde, üç haftalık Türkiye ziyaretimin bir haftasını, doğup büyüdüğüm topraklarda geçirdim. Ben, doğup bir yaşa kadar büyüdüğüm köyleri terk edeli 24 yıl olmuştu. 1998 yılına kadar İstanbul, o tarihten bugüne kadar da Viyana’da akıp gidiyordu hayatım. Bu yolculukta bana eşlik edenlerden kardeşim Ahmet, köyden ayrıldığında henüz dört yaşındaydı. Ahmet, tam 30 küsür yıl sonra, doğduğu topraklarla yeniden, aslında asıl bu yolculukla tanışmaktaydı. Annemiz, bu konuda bizden biraz daha şanslıydı: 34 yıllık ayrılık süresi içinde; köyünü, kalan eş dost akrabalarını birkaç kere ziyaret edebilmişti.

Bu yolculukta, kendi bireysel tarihimle çok farklı bir şekilde bir kere daha yüz yüze geldim. Fakat, bu yazıdan muradım, sizinle kendi kişisel tarihimi paylaşmak değil. Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı köylerde yaşayan Aleviler’in önemli bir bölümünün göç hikâyesini, kalanların ise yıkıntılar arasında süren hayatına dair tanıklıklarımı anlatmak isterim asıl. Oralı olup şimdi uzaklarda kalmışlara, oralı olmasa da oraları az çok bilenlere bir anımsatmada bulunmak; hiç gitmemiş, görmemişlere de tanıtmak! Gezimiz, Tercan’ın, Erzurum yönünde kalan Alevi köylerineydi. Erzincan il sınırının doğu, güney ve güneydoğu çeperinde dolaştık: Pelegöz, Kursan, Yavanenci, Gevrenci... Atalarım Pelegözlü. Ben dünyaya geldiğimde, Kursan’a bağlı Yavanenci mezrasında yaşıyorlardı. Adım attığımız köylerden hemen sonra, Erzurum’un Aşkale ve Çat ilçesi, Bingöl’ün ise Yedisu ilçesine bağlı köyler yer alır.

Viyana, İstanbul, Erzincan hattında süren bu yolculuğun, sadece Tercan’dan sonraki bölümünü yazıya dökeceğim burada. Aslında Tercan’ı da atlamak isterdim ama alıkoyan sebepler var. Bu sebeplerin içinde özellikle de bir tanesi çok önemli: ‘Tercan Parasız Yatılı Bölge Okulu!’ Tercan’daki parasız yatılı okul, bölge Alevileri açısından önemli bir konuma sahip. Bu okulun hikâyesi ile bölgedeki benim kuşağımdan Aleviler’in hikâyesi iç içedir adeta.

Şöyle ki; dedelerimiz ve babalarımız, ülkenin diğer kentlerine ve ardından dünyaya gurbetçilik üzerinden açıldı. Benim kuşağımın önemlice bir kesimini köylerinden koparan ise, parasız yatılı bölge okulu oldu. Gurbete gidenler, özellikle de 1970’lerden sonra, gurbeti yurt edindi. Yatılı okulda okumak üzere ilçeye inenlerden de, okulu bitirdikten sonra, köyüne dönüp çiftçilik yapanlar olmadı pek. Ezici çoğunluğu yüksek öğrenim görme olanağına kavuşamadı. Çalışmak üzere büyük şehirlere çevirdiler rotalarını.

Parasız yatılı Aleviler kuşağı

Tercan, Tuzla Çayı’nın kuzeyinde kuruludur. Çayın karşı yakası geniş bir vadiden ibaretti. ‘Tercan Parasız Yatılı Bölge Okulu’nun temeli, çayın öte yakasında, bu vadinin ortasında 1968’de atıldı. Ben aynı yıl, atalarımın köyü Pelegöz’de, ilkokula başlamıştım. Parasız yatılının yapımı 1972’de tamamlandı ve öğretime açıldı.

1960’lı yıllara girildiğinde, Tercan’a bağlı Alevi köylerin sadece çok az sayıdaki büyük köyünde ilkokul vardı. Bu yolculukta bahse konu olan köylerden Kursan, Pelegöz, Gevrenci, Haçköy gibi. Ki bunlar, gerçekten de yörenin en büyük köylerinden sayılırdı. Geriye kalan çok sayıdaki köy okulsuzdu. Tuzla Çayı’nın kuzeyinde yer alan köylerden Çirkiz, Agop Komu, Almik, Bıyıkveren, İbrahimkom, Hasbegkom, Yavanenci, Çınglavun; çayın güneyinde kalan Parsinik, Dervişkom, Momkom, Aşağı ve Yukarı Mezre, Şıhköy, Gedikdere, Şirni, Pardi ve daha başkaları.

1972 yılının yaz aylarında, kimini yukarıda sıraladığım okulsuz köyler dolaşılıp kayıtlar yapıldı. İlk yıl, çok sayıda birinci sınıf, birer tane de 2., 3. ve 4. sınıf açılmıştı. İlk yıl öğretime başlayan 480 öğrenci içinde, Sünni köylerden gelen öğrenci adedi sadece 5-6 kişiydi. Yatılı okula kayıt olmanın temel koşulu, okulu olmayan bir köyde yaşıyor olmaktı. Okulu olmayan köylerin tamamına yakını Alevi köyü olunca, yatılı okul Alevi çocuklarıyla dolup taşmıştı. Biz, Yavanenci’den dört kişiydik. Ben, ilkokul dördüncü sınıftan sonrasını, ‘Tercan Parasız Yatılı Bölge Okulu’nda okumaya başladım. Yıllar sonra, okulun ilk mezunları arasında yer alacaktım.

Okulun kurulduğu vadinin bittiği yerde, 1969 yılından başlanarak bir sulama ve elektrik barajı inşaa edilmekteydi. Parasız yatılı okul, kentin dışında öyle bir başına ve etrafı da telörgülerle çevrili, uzaktan bir hapishaneyi andırırdı. Her Eylül ayında, o telörgüden içeri girer, yarı yıl tatiline kadar (her yılın Şubat ayına kadar) bir yere çıkamazdık. Tercan’ın çarşısını, köylerimize gider ya da köylerimizden gelirken görürdük. Şubat ayının sonunda tekrar, parasız yatılı dünyaya döner, Mayıs ayına kadar kapanırdık. Cuma günlerinin tenefüs araları ziyaret saatlerimizdi. Ziyaretçilerimiz, her dönem başına sadece birkaç kez gelirdi. Zira, çoğu köyün yolu kışın kapalı olurdu.

Okulu, Ağustos ayında ziyaret ettiğimiz için, in cin top atıyor. Gittiğim günden beri, böyle boş ve ıssız kaldığı duygusuna kapılıyorum. Belki de bu ıssızlık duygusunu kovmak için, bana eşlik eden kardeşim Ahmet’ e anlatmaya başlıyorum: Şu sağdaki tek katlı binada, bir zamanlar kuru erzak depolanırdı. Bina dört odalı. Nöbetçi öğretmen ya da muhasebe memuru tarafından, bu binada çalıştırılmak üzere seçilmek için yarışırdık. Çünkü kuru incir, üzüm, eski kaşar, zeytin yeme imkanına kavuşurduk. Bina hâlâ duruyor ama (okulun internet sitesinden öğrendiğime göre) o odaların hiçbirinde yiyecek yok artık. İkisinde giyim, birinde kırtasiye, diğerinde ise temizlik malzemeleri depolanıyor.

Soldaki küçük bina jeneratör dairesi. Solda ilerde kalorifer dairesi ve bitişiğinde uzanan tek katlı bina yemekhanemizdi. Şimdilerde, ilk mezunlardan sınıf arkadaşım Süleyman Güzel’in adını taşıyan bir spor salonu. Süleyman, ilkokul dördüncü sınıftan ortaokul son sınıfa kadar okuduğu yatılı okulun eski yemekhanesini spor salonu olarak düzenlemiş ve donatmış, İstanbul’da yaşayan bir müteahhit şimdi.

Yüz metre kadar sonra, tam ortada dershane binası vardı. İki katlı bu binada 12 sınıf odası, yanı sıra müdüriyet, öğretmenler odası, kantin, atölye yer alırdı. Atölyede okulun tamirat işleri yapılırdı. En geride, ‘L’ şeklindeki üç katlı, 200 kız, 280 erkek öğrenci kapasiteli iki büyük yatakhane. ‘L’ şeklindeki binanın cepheden görünen kısmı erkek, sağda kalan bölümü ise kız yatılı yurduydu. Yine bu binanın giriş katında solda, sağlık hizmeti verilen bir revir vardı. Sağda ise hamamlar. Yurtların solunda, idareciler ve öğretmenler için inşa edilen, 24 lojmanlık üç katlı başka bir bina yer alıyordu. Benim zamanımda, parasız yatılı dünyanın mekânlarının tamamı bu kadardı.

Sonraki yıllarda, parasız yatılı okulun binaları çoğalmış. İlk ek binaların yapımına, 1992 yılında başlanmış ve 1994-95 öğretim yılında tamamlanarak hizmete sunulmuşlar. Böylece, 16 adet ek lojman sayısı ile lojman sayısı 40’a, derslik sayısı 12’den 20’ye çıkarken, pansiyon oda sayısına da 36 ilave yapılmış. 1990’ların ortalarında, okulun erkek öğrenci yatak kapasitesi 400’e, kız yatak kapasitesi 300'e ulaşmış. 

Köylerle birlikte okul da boşalacaktı

2000’li yıllara doğru, yatılı okuldaki yoğunluk azalmaya başladı. Önceki yıl (2007-08’de) okulda, 380 öğrencinin yatılı eğitim gördüğünü öğreniyoruz. 180’ni kız, 200’ü erkek olmak üzere. Öğrenci sayısında bu azalma anlaşılır bir durum, sürpriz değil. En önemli sebep, elbette köylerin boşalması! Bir zamanlar okulu olmayan köyler vardı. Artık o köylerin kendileri de yoktu! Şimdi yokolma sırası, yatılı okulun ilk inşa edilen binalarındaydı! Portakal renkli binalar yıkım aşamasında. 30 yıl önce inşa edilmiş beton arme binalar, yüzyılları deviren Kervansaray’la elbette yarışamayacaktı.

1994’ten beri, kız öğrencilerin yeni yurdu olarak kullanılan bina, yapılan onarım ve takviyelerle, 2007’de iki bölüme ayrıldı. Şimdi, hem kız, hem erkek yurdu olarak hizmet veriyor. Kuruluş yıllarında, bir bölümüyle erkek, bir bölümüyle kız yurdu olarak kullanılan, artık ekonomik miadını dolduran ‘L’ şeklindeki bina ise yıkılacak.

Konuk olduğumuz, okula komşu mahalledeki eve dönüyoruz. İçimde, yatılı okulun kuruluş yıllarından kalan eski binaların birer birer devreden çıkması ve yıkılması yüzünden, kuşağımın tarihiyle ilgili en önemli izlerin silineceği kaygısı. Parasız yatılı okulun yanı başındaki bu mahalle, çok sonraları kuruldu. 1980’lerin başlarına kadar vadi ıssızdı.

Babamın amcaoğlu: Bir okuma, okutma sevdalısı!

Evsahibimiz, babamın amcaoğlu; yıllar önce, Pelegöz İlkokulu’nda başarılı bir öğrenciyken davet edildiği öğretmen okuluna, ailenin tek erkek çocuğu olması hasebiyle göderilmeyen, belki de bu yüzden, beni daha altı yaşımdayken un çuvallarının arasında saklayarak okutmak üzere köyüne adeta kaçıran Cömert Şimşek! Okullu hayatımın ilk üç yılında üzerime titreyen, hayatımı yönlendiren sayılı insanlardan biri.

Cömert Şimşek, benim ikisi ilk, üçü orta okul olmak üzere beş yıllık yatılı okul ve ardından ‘ver elini İstanbul’ macerasını yaşadığım dönemde, uzun yıllar Pelegöz’ün muhtarlığını yaptı. Ardından, büyük şehirlerden birine değil de, Tercan’a yerleşti. Köydeyken sayılı meyve bahçelerinden birine sahipti. Yörede bulunmayan meyve ağaçları onun bahçesinde vardı. Hortumun ilk kullanımını onun bahçesinde gördük. Derenin yamacında, kayalıklara adeta oyulmuş o küçük ama bol ağaçlı bahçeyi sulamanın tek yolu hortum kullanmak olmuştu.

Köydeki bahçesinden yıllar önce kopmuştu Cömert Şimşek, ama Tercan’daki evinde az da olsa sürdürüyordu o eski güzel alışkanlıklarını. Evi, farklı meyve ağaçlarıyla çevrili. Bahçe çiçekler içinde.


(Sonraki Bölüm: Menzilimizde,
  dağların ardındaki Alevi köyleri!)