Tercan’ın Alevi köylerine bir yolculuk ve tanıklıklar - III

Ormansız diyarın orman köyü: Kursan!

Tercan’dan, Kursan köyüne ulaşmanın iki yolu var. İlki, baraj gölü kıyısınca katedilecek olan güney yolu. Diyap Komu’nun dibinden, Elaldı’nın ise içinden geçer bu yol. Diyap Komu, Tercan Baraj Gölü’ne tepeden bakan Gülbaba ile Gülşenbaba’nın güney eteğinde kalır. Elaldı köyü ise, baraj kurulduktan sonra bir bölümüyle sular altına gömülmüş, kıyıda bir köy. Pelegöz’ün içinden akıp gelen derenin baraj gölüyle buluştuğu koyakta kurulu. Bu yolu kullandığınızda, gölün öteki yakasında yer alan Kızılca, Kuzuören gibi Alevi köylerini de görebilirsiniz uzaktan. Elaldı’dan sonra, ormanlık yamaçlara tırmanıp, Karacasırtı adı verilen tepeyi aşıp ardındaki Kursan’a varırsınız. Aynı zamanda ziyaret olarak da kabul edilen Akpınar dağı ile Karacasırtı tepesinin arasındaki koyakta kurulu Kursan.

Biz Kursan’a ulaşmada, ikinci yolu, yani kuzeyden güneye doğru bükülen ve yazı dizimizin ikinci bölümünde anlattığımız Pelegöz’ün içinden geçen yolu kullanıyoruz. Kursan’a varana dek bu yol üzerinde sıralanacak köyler şunlar: Boşalmış Bıyıkveren, tek ailelik Kamber Komu, birkaç evin kaldığı İbrahim Komu, Hasbeg Komu, Yekkom ve bütün bu komların bağlı olduğu Pelegöz.

Pelegöz’ün girişinde yeni mezarlar, yeni okul binası, sağlık merkezi, eski mezarlar ile ‘Heniệ Mezelo’ (Mezarlık Çeşmesi) karşılıyor bizi. Pelegöz’den, eski bir taş köprüyü geçerek ayrılıyoruz. Başka bir çeşme, köprünün başında bulunan ‘Heniệ Ding’ (Ding Çeşmesi) ile eski okul ve eski sağlık ocağının yıkılmış binaları uğurluyor bizi. Altı yaşında başlayıp, ilkokulun ilk üç sınıfını bitirdiğim okul! Heyelan tehlikesi olduğu gerekçesiyle, bina, yıllar önce kaderıne terk edilmiş. Zamanla, o da yıkıntılara karışmış.

Sağımızda, köye bakan yamacında ‘Heniệ Bover’in (Karşıyaka Çeşmesi) yer aldığı tepenin üzerinde bir aile mezarlığı. Bu mezarlar, babaanne tarafından akrabalarım olan Ağırmanlar’ın atalarına ait. Yine sağda ama daha ilerde, Yekkom görünüyor. Pelegöz’ün tek ailelik ikinci yerleşim yeriydi burası. Kardeşler ayrılıp yeni aileler kurulunca, üç dört ailelik bir kom olmuştu. Burada yaşayanlar, komun adıyla anılırlardı: Yexkolar. Tamamı İstanbul’a yerleşti yıllar önce.

Kursan’a gitmek üzere Tercan’dan yola çıkalı beri, Pelegöz’e kadar, güneydoğu yönünde yol aldık. Pelegöz’den çıkışta, güneye doğru ilerliyoruz şimdi. Fazla bir yol almadan mola veriyoruz. Çünkü önümüzde, bu kez yolumuzun solunda, ‘Hewso Baran’ duruyor. Yöre Alevileri’nin bir başka ziyaretgâhı. Evliya bir zatın adıyla kutsanır. Hâlâ ayakta duran o tek ağacın gölgesinde, bir ev vardı eskiden. Yıkılmış çoktan. Şimdilerde daha çok, bu kutsanan mekânın yakınına gömülmeyi vasiyet etmiş köy sakinlerinin mezarları ilgi odağı. Kaptanımız Cömert Şimşek’in babası (dedemin en küçük kardeşi) Yusuf Şimşek de burada defnedilenler arasında. Yusuf Şimşek, nam-ı diğeriyle Usıwe Kul, zamanında bölgenin ün salmış çalgıcısıydi. Ki Tercan’ın Alevi yerleşimleri arasında ayak basmadığı köy yoktu. Bu diyar, gelmiş geçmiş iki zurna çalan tanırdı: Binali Salman ve Usıwe Kul.

‘Hewso Baran’ı geride bırakıp, ilerdeki ormanlık tepelerin önü sıra uzanan düz bir araziye doğru iniyor yolumuz. Bu düzlük, ‘Heniệ Gedıg’ (Gedik Çeşmesi) adıyla anılır. Buraya adını veren ‘Heniệ Gedıg’, düzlüğün ortasına doğru, yolun altında kalıyor. Pelegöz köyünün yapı ustalarından Ahmet Çakır tarafından, kırk küsür yıl önce yapılmış. ‘Heniệ Hemed Ustayi’ (Ahmet Usta Çeşmesi) olarak da bilinir. Ahmet Çakır, genç yaşta İstanbul’a gurbete çıkmış, orada sayısız ev, bina yapmış Pelegözlü bir yapı ustası. Sayısız eser bıraktı geride ama, sanırım onun adını iki yerde duyar ve okursunuz: Birincisi, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nda inşa ettiği mekân, ikincisi de bu çeşme. Çeşme, yarım asırdır hem gelip geçen insanların, hem buralarda otarılan malın, davarın susuzluğunu giderir.

Ardında, menzilimiz olan Kursan köyünün bulunduğu, ormanlarla kaplı tepelere doğru tırmanışa geçiyoruz. Burası, Pelegöz’ün tek ormanlık alanı. Aynı zamanda, bölgenin en korkulu diyarı da sayılır. Ormanları mekân edinen ayı, kurt ve domuzlardan dolayı.

Pelegöz’le Küllüce’nin sınırını oluşturan ‘Bıre Bozo’nun (Bozo Ormanı) bittiği tepedeyiz. Bir yol ayrımına gelmiş bulunuyoruz. Güneye; Küllüce, Komsor, Gevrenci, Haçköy’e doğru, Erzurum’un Çat, Bingöl’ün Yedisu ilçesi yönünde devam eden yoldan sapacağız. Yamaçlarını ormanların kapladığı tepeleri aşan Kursan yoluna girip, artık batı yönünde ilerliyoruz. Tercan ile Kursan arasındaki uzun, dolambaçlı ama arabalı ulaşım açısından daha uygun olan yolu kullanmış olduk.

Pelegöz’e ait ormanların serpildiği tepeleri aştığımızda görüyoruz ki bu tepelerin arka, yani Kursan köyünü karşısına alan yüzü de ağaçlarla örtülü. Ama bir farkla; tepelerin öteki yüzünde kalan Kursan’a ait yeşil alanın bir bölümünde fındık ormanı yer alıyor. Bu, yakın çevredeki tek Fındık ormanı! Kursan’ın yeni ismi de bu ormanlık alandan gelir. Yüzyılların Kursan’ı, güncel resmi kayıtlarda ‘Fındıklı köyü’dür.

Fındık ormanı adını köye, köy adını baraja veriyor

Köyün hikayesine geçmeden önce, dikkat çekmek istediğimiz birkaç çevre özelliği var: Kursan da, Tuzla Çayı’na yakın bir Alevi köyü. 13 köy ve 10 mezrayı Tercan ilçesine bağlayan Tuzla Çayı üzerinde kurulması düşünülen, proje aşamasındaki ikinci sulama barajı, bu köyün adıyla anılıyor: Fındıklı Barajı! Yani, yıllar önce, fındık ormanı adını köye vermişti, şimdi de köy adını bir baraja veriyor. Fındıklı Barajı, Tercan Barajı’ndan sonra, bu barajın hemen yukarısında projelendirilmiş durumda. Kursan’ın kuytusuna adeta sığındığı Akpınar Dağı ve Ziyareti’nin öteki yüzü, Tuzla Çayı’na bakar. Farklı bir deyimle, çay, Akpınar Ziyareti’nin eteğini yalayarak akar. Baraj gölü için, Akpınar dağının biraz daha gerisinde, Çınglavun adlı mezrenin dibinde yer alan Gübenk Gölü darboğazında, su tutulmaya başlanacak.

Gelelim ikinci çevre özelliğine: Buralardan dağlara, nehirlere ve su kaynaklarına Aleviler tarafından verilen kutsiyete üç örnek verebiliriz: Akpınar dağı ve ziyateti, onun hemen dibindeki ‘Henio Sıpi’ (Beyaz Çeşme) ve Gülbenk gölü. Buralarda her dağın bir hikâyesi var. Pelegöz’ü eteğinde barındıran Koşan dağı, ona karşıdan bakan Karakaya dağı, Kursan’ın kucağına sığındığı Akpınar dağı ve ona paralel yan yana yükselen Gülbaba ile Gülşenbaba gibi. Gülbaba ve Gülşenbaba, iki kardeş olarak anlatılır. Aslında anlaşıldığı kadarıyla, farklı derecelerden de olsa, bir şekilde kutsiyet atfedilen bu dağların tümü akraba. Öte yandan, Akpınar dağının dibinde kaynayan ‘Henio Sıpi’nin suyunu dileksiz, duasız içmek olmazdı. Gülbenk gölüne gelince... ‘Göl’ denilmesine bakmayın, gerçekte sözkonusu olan bildiğimiz anlamda bir göl değil. Tuzla Çayı’nın girdiği en darboğaz, Derviş Komu’ndan hemen sonra ve Çınglavun’un hizasında kalır. Burada suyun akışı yokolur adeta, derinleşir, bir bumerang kesilir. Gülbenk gölü, buraya verilen addır. Burada suyun dipsiz olduğuna inanılırdı. Onu, sadece Ali ve ünlü efsanevi atı Düldül’le geçmişti.

Köyün mezarları ‘SİT Alanı’

Biz Kursan’a, köyü, komşu Pelegöz ile Küllüce’ye bağlayan yoldan, yani güneydoğu yönünden girdik. Bu yol, köyün hemen girişinde bağlı mezrelerden (doğup ilkokula kadar büyüdüğüm) Yavanenci’ye giden yolla birleşir. Tercan’dan çıktıktan sonra, baraj gölü kıyısınca uzanan güney yolundan, Elaldı köyü üzerinden gelseydik, Kursan’a bu Karacasırtı yolundan, yani kuzeybatıdan girecektik ve bizi ilk karşılayan yolun üst kısmında kalan köyün mezarları olacaktı.

Dikkat çekmek istediğimiz çevre özelliklerinden bir diğeri, Kursan köyünün eski mezar yapıları! Bu mezarlar artık, ‘ortak kültürel ve tarihi değerler’ konumuna sahip. Farklı bir deyimle, sadece Kursanlılar’a ait değil. Anadolu’nun devasa uygarlıklar hazinesinin bir parçası. Köyün bu eski mezar yapıları, yakın bir zamanda, Kültür Bakanlığı’nın, Erzincan’da bulunan kültür ve tabiat varlıkları envanterinin içine alındı. ‘Fındıklı Mezarlığı’, Kültür Bakanlığı’nın Erzincan envanterinin 13. sırasında, ‘Arkeolojik SİT Alanı’ olarak zikrediliyor.

Bu, birkaç sebepten dolayı önemsenmesi gereken bir nokta. En başta, bilindiği üzre Aleviler, yasak ve baskının da dayatmasıyla, inançlarını, diğer inançlara nazaran daha fazla sembollere yükleyegeldiler. Sembollerin işlendiği yerlerin başında ise, mezar yapıları, mezar taşları gelir. Kursan’da olduğu gibi, Alevi köylerindeki eski mezar yapıları, Alevilik açısından birer belge ve bilgi kaynağı. Görünen o ki bura Alevileri, bölgede ağırlıklı bir yeri olan Urartular’ın taşı işlemedeki hünerlerini, en çok mezar yapılarında sürdürmüş. Urartu uygarlığının yapıdaki iki dayanağından biri ağaç idiyse, diğeri taştı. Bir zamanlar Urartular’a yurt olmuş bu diyarlar, o eski zamanlarda olduğu gibi ardıç ormanlarıyla kaplı değil artık. Çok sınırlı bir alanda birkaç küme orman ve iki elin parmakları kadar tarihî mezar kalmış bugüne. Ne kerestecilik, ne de taş işletmeciliği revaçtaki meslekler arasında.

Peki Kursan’ın tarihî mezarlarında Aleviler’e has hangi motif ya da semboller yer alıyor. En çok rastladıklarımız; ‘Çark-ı Felek, 12 İmam Yıldızı, Sekiz Köşeli Yıldız, on iki köşeli Teslim Taşı ve Kozmik Diagram’ı andıran semboller... Yazı dizimizin asıl meramı ve kapsamını zorlayacağı için, her bir sembolün anlamı, kökeni üzerinde durmayacağız. Pelegöz gibi, Kursan Alevileri de Nazmiye ile Pülümür arasındaki bölgeden geldikleri için, ora köylerinde rastlanan figürleri oldukça yoğun kullanmışlar. Öte yandan, yukarıda sıraladığımız sembollerin tamamını, Hünkar Bektaş–ı Veli Dergâhı başta olmak üzere, Anadolu’daki birçok Alevi dergâhında da görüyoruz.

Kelimenin tam anlamıyla yıkıntılar arasında bir yolculuk!

Mezarları geçtikten sonra, yolun alt kısmında, yani solda köyün levhası duruyor... Sonra, köyün en yeni, en modern evi... Aşağıda köyün cılız deresi, karşıda fındık ormanı... Önümüzde çoğu tamamen yıkılmış, çok azı zar zor ayakta duran eski köy evleri. Son nüfus sayımı verilerine bakılırsa, köyde 60’a yakın kişi yaşıyor. Son seçimlerde, 37 seçmen oy kullandı. Oyların 36’sı CHP’ye, 1’i EMEP’e çıktı.

Solda, yolun altında kalan, köyün en yeni, en modern evi, (en küçük halamın eşi) Mustafa Çelik’e ait. Müteahitlikten emekli Mustafa Çelik, göz-kulak olmayı sürdürse de işleri çocuklarına devretmiş ve köyünde güzel bir ev yaptırmış. İstanbul ya da Viyana’daki kibrit kutusu misali apartman dairelerindeki hallerimizi hesaba katınca, karşımızdaki evden de öte bir şey. Büyük şehirlerin en kocaman dairesi bile sönük kalır bu evin yanında! Havuzu, şark odası, onu aşkın odası, altlı üstlü banyo ve tuvaletleri, kubbe tavanlı salonu, bir gemi dümenine uyarlanmış aydınlatması... Bahçeyi çevreleyen 70’e yakın farklı meyve ağacı fidesi... Mustafa Çelik, yapı sektöründen gelen bir kişi olarak hünerini göstereceği, küçük bir atölyeye de sahip. Bir yandan da komşu köylerden eski araç gereç, alet edevat topluyor: Karasaban, boyunduruk, tırmık, dirgen vs. Onlar, bir açık hava müzesi havasında bahçeye ayrı bir renk katsın istiyor.

Köyün içine doğru ilerlemeyi sürdürüyoruz. Solda, köy deresine paralel uzanan çayırda biçilmiş, bağ halinde bekletilen otlar.. Sağda, köyün sakinleri arasına katılmış bir arıcı ailenin kovanları.. Sonra yıkıntılar.. Derken, yeni yapılmış ikinci bir ev! Bu ev ise, köyün eski sakinlerinden ve bir zamanlar çevre köylerdeki birçok okulun inşaatını yüklenmiş Hüseyin Çelik tarafından yapılmış. Abisi Mehmet Çelik oturuyor. Mehmet Çelik, köyü hiç terk etmemiş sayılı sakinlerden biri. Bir zamanlar, bu evin önünden de bir dere akardı. Akpınar’dan gelen incecik bir suyun aktığı bir dereydi bu. O derenin, köy araba yoluna kavuştuğu noktada, Kursan’ın tek dut ağacı vardı. Akpınar’ın suyu şimdilerde evlere bağlandığı için dere yok artık.
 
Kursan’da evlerin büyük bölümü yolun alt kısmında. Kemalebakılgiller, Papegiller, Şerifağagiller, Kerimağagiller, Qekılgiller, Çulfecigiller, Gabangiller, Seysılamangiller... Yolun üstünde sadece dört-beş aile yaşardı eskiden de. Dılogiller, Mustafa ve Hüseyin Babagiller... Bir de köyün ilkokulu, yolun üstündeki yamaca kurulu.

Kelimenin tam anlamıyla yıkıntılar arasında bir yolculuk yapıyoruz. Köyün kuzeybatısından girip, güneydoğusundan çıktığımızda, sadece iki yeni ev, içinde birilerinin yaşadığı bilgisine sahip olduğumuz dört-beş zor ayakta duran eski ev, bir çocuk ile genç babasına rastladık. Ne evden eve kaçan bir kedi, ne bizi yabancılayıp havlayan bir köpek!.. Oysa bir zamanlar bu köy de cıvıl cıvıldı. Bu yıkıntılarda, tıklım tıklım insanlar yaşardı. Damları, ev önlerini, köy içi yollarını böyle tenha bulamazdınız. Sayısız cem ibadetine, köy toplantısına mekân olmuş o ünlü köy odaları, köy damları yıkılıp gitmişti. Çocukluğumda misafir olduğum halamların, Kerimağagil’in, Küçükağagil’in beyaz taş örme köy odalarından bile birer duvar kalmıştı geriye.

Köyün hikâyesi için Akpınar’da toplanıyoruz

Kursan adını nereden alır? Bu köy, ne zamandan beri var? Köyün yerlisi olmuş Aleviler’in evelliyatı nerelere dayanır? Ne zaman gelip Kursan’a yerleştiler?.. Bütün bu soruların cevaplarını, başta, bizi konuk eden Mustafa Çelik olmak üzere, mevsimlik misafirler ve köyün hayatta olan en yaşlı kuşağından Avni Yıldırım, Ali Rıza Çelik ve Hüseyin Çelik’le birlikte ayacağız. Ama bunun için, köyden çıkıp, Akpınar’a tırmanmamız, ‘Henio Sıpi’nin yakınında bulunan Akpınar Türbesi’ne ulaşmak zorundayız. Çünkü, andığımız insanlar bizi orada bekliyor.

Köy araba yolunun altında, okul binasının hizasında bulunan köyün tek umumi çeşmesinde susuzluğumuzu giderip, yokuşu tırmanıyoruz. Yolun üstündeki okul binasını yakından inceliyoruz. Şimdilerde öğrenime kapalı. Kapı ve pencereler dökülmüş durumda. ‘Henio Sıpi’nin suyunun köy evlerine dağılmak üzere toplandığı su deposunu da geride bırakıyoruz sonra. Biçilmiş, otların bağ halinde bekletildiği Akpınar çayırından tırmanmayı sürürüyoruz. Kursan aşağılarda, kuytuda kalıyor. Uzaktan da olsa görüş alanımızda Pelegöz, Hasbegkom, Kebanikom, İbrahimkom, Dağkom (Gome Koyi)... Koşan, Karakaya, Gülbaba ve Gülşenbaba dağları... Köy araba yolu güneydoğu yönünde köyden çıkar çıkmaz ikiye ayrılıyor. Soldan, ormanların yer aldığı sırtlara doğru ilerleyen yol, geldiğimiz Pelegöz ve Küllüce yolu; sağdan, ‘Çayır u Pil’e (Büyük Çayır’a) doğru çıkan yol Yavanenci’ye çıkar. Sonraki bölümde, bu yolu kattedeceğiz.

Ağustos sıcağı. Akpınar’a varır varmaz, dağın kayalık zirvesinin hemen dibinde yer alan ‘Henio Sıpi’nin suyundan içiyoruz bu kez. Su, gerçekten buz gibi. Çok geçmeden köyün malı (küçükbaş hayvan sürüsü) doluşuyor çeşmenin başına. Sürüde keçiler çoğunlukta gibi. Anımsadığım kadarıyla, çocukluğumda genelde durum farklıydı: Koyun daha çok beslenirdi. Ki bizin ailenin malvarlığı içinde yer alan keçilerin sayısı, bir elin parmaklarını geçmezdi. Babaannemin, keçi beslemenin bize uğursuzluk getirdiğini söylediğini anımsıyorum.

‘Henio Sıpi’, Akpınar dağının köye bakan yüzünde. Çeşmenin yüz metre kadar gerisinde, biraz daha yukarda, Akpınar Türbesi var. Akpınar dağının kayalık zirvesinin sağındaki düzlüğe kurulu. Türbenin yanına vardığımızda, Tercan Baraj Gölü seriliyor önümüze. Yani göl manzaralı, zirvelerde bir türbe. ‘Türbe’den, eski veya tarihî bir mekân anlamayasınız sakın. ‘Henio Sıpi’, eskiden bir kaynaktı. Hem çeşme, hem de orta büyüklükte kubbeli bir çatıya sahip bir kulübeden ibaret olan Akpınar Türbesi, son yıllarda yapıldı. Kurban kesme, aş pişirme yeri, ağaçların dibinde yer alan beton yemek masası da var.

Akpınar dağının Tuzla Çayı ve dolayısıyla Tercan Baraj Gölü’ne bakan yüzünde, solda kalan ve Gülbenk Gölü’ne doğru inen uçurumlar, ‘Mağaralar’ olarak anılır; sağda, Elaldı köyüne doğru inen ormanlık yamaçlar ise ‘Bıre Vergo’ (Kurtlar Ormanı). Akpınar Türbesi, Baraj Gölü’nün hemen gerisinde yer alan Tercan’ı görebileceğimiz kadar yükseklerde. Barajın çevresine serpilmiş bütün köylere tepeden bakabiliyoruz buradan. Seyir noktamıza göre solda Elaldı, Diyapkom, Bıyıkveren, Dararej; sağda Kuzuören, Kızılca...

Kursanlı Aleviler ne zaman ve nereden geldiler?

Türbenin kapısında, duvarı dibinde, yanan odun ateşinin başında ayakta, ağaşların gölgesindeki beton masa ve oturaklarda... Sık sık yer değiştirerek, klasik bir hasbihal havasında, köyün evveliyatını deşiyoruz. Tanıklarımız: Mustafa Çelik, Avni Yıldırım, Ali Rıza Çelik, Hüseyin Çelik, Mehmet Çelik...

‘Kursan’ adı nereden geliyor?

Mustafa Çelik, tapu ve kadastro belgelerindeki kaynaklara dayandırarak, Kursan adının, ‘Korsan’ sözcüğünün dönüşümünden türetildiğini söylüyor. Çok eski tarihlere ait belgelerde bu bölge, ‘Korsan yeri’ adıyla yer almış kayıtlarda. Çelik, ‘‘Kayıtlara veya arşivlere baktığımızda bu bölge ‘Korsan’ olarak geçiyor. Eskiden buralarda Haremiler yoğunluktaymış. ‘Korsan yeri’ diye geçilmiş’’, diye sürdürüyor anlatımlarını.

Bu köy, ne zamandan beri var?

Eski mezar kalıntılarından anlaşıldığı kadarıyla, Kursan’ın kurulu bulunduğu bölgede, ilk yerleşimler 2000-3000 yıl öncesine kadar dayanıyor. Pelegöz ve Kursan derelerinin birleştiği noktaya yakın mıntıkada, eski bir şehir kalıntısı var: ‘Dere Xırabi’ (Harabe Deresi) olarak anılır. Kursan’ın Akpınar mıntıkasında da yerleşim kalıntılarına rastlamak mümkün. Konuyla ilgili, yine Mustafa Çelik’in anlatımları şöyle: ‘‘Şu anda şu bulunduğumuz mekânda da peyikler, mezarlar var. Bunlar, 2000-3000 yıl öncesine ait. Gezdiğinizde harabeler göreceksiniz. Burada bakır işletmeciliği yapılmış çok eski devirlerde. Pelegöz’ün aldında yer alan Harabe Deresi, o devirlerde şehirmiş. O şehir varken bu bölgede maden işletmeciliği gelişkinmiş. Bizim köyün kurulduğu alanda, buralarda da bakır işletmeciliği yapılırmış...’’

Köyün yerlisi olmuş Aleviler’in evelliyatı nerelere dayanıyor?

Kursan köyünün sakinleri, Dersim’in Nazmiye ilçesinden göç edip bu köye yerleşmiş. Tahminen 1730-40 yılları arasında yaşanıyor bu göç. Kursanlılar, Nazmiye’nin Qalmem Deresi yöresinde yerleşik olan Aleviler’in akrabaları. Ordada, Karsan aşiretine mensup idiler. Qalmem Deresi’nin bir yakasında, şimdiki Kursanlılar’ın ataları Karsanlar’ın oturduğu köy, öteki yakada, Kureyşan aşiretleri vardı. Karsan aşiretinin yaygın olarak bilinen bir adı daha var: Kılawsızlar! Fikrine başvurduğumuz Kursanlı yaşlılar, ‘Kılawsızlar’ teriminin aşiretlerine takılan lakap olduğunu söylüyor.

Karsanlar’ın ataları, 1730-40 yılları arasında göç yollarına döküldüğünde, iki kola ayrılır: Bir kol Pülümür’e bağlı Kırdım köyüne, bir kol ise Tercan’a yönelir. Tercan’ın köylerine yönelen ailelerinin başında, Usene Eylas, yani İlyas oğlu Hüseyin vardı. Karsan aşiretinden iyi at binen, iyi kılıç kullanan Hüseyin adlı bu zat, dört oğlu ile birlikte gelmişti Tercan diyarına: Mustafa, İlyas, Memiş ve Musa olmak üzere.

Tercan’a yönelen kol, ilk önce Yavanenci mezresine yerleşir. Kursan’a geliş daha sonraki yıllarda olacaktır. Avni Yıldırım’dan dinleyelim: ‘‘Atalarımız, Dersim’den gelme. Kardeşlerin kimi Kırdım’a yerleşiyor. Bizim dedemiz ise, Tercan köylerinde yer aramaya geliyor. Yavanenci köyüne geliyor. Gülümağa ile karşılaşıp tanışıyor. Hüseyin dedemiz, ‘kendime yer aramaya geldim’ demiş. Gülümağa, bu güçlü kuvvetli adamın çok işine yarayacağına karar veriyor. ‘Madem yer arıyorsun, buyur sana yer’, diyor ve topraklarında yarıcılık yapmasını öneriyor. Böylece, ilk önce Yavanenci’ye yerleşiliyor.’’

O dönemlerde bilindiği üzere derebeylik sistemi var. Karsanlar’ın Tercan’ın köylerinde yerleşecek yer aradıkları tarihlerde, bu bögenin derebeyi ise ‘Mire Pune’ (Pun Beyi) adında biri. Farklı bir deyimle göç edilen yerin o zamanki adı, Pun Beyliği. Ki Erzincan’da, bu Pun Beyliği’nden kalma bir aşiret, hâlâ yaşamaktadır. Mustafa Çelik, ‘‘Hüseyin dedemiz, gelip Yavanenci’ye yerleştiğinde yanında karısı ve dört oğlu vardı. Mustafa, İlyas, Memiş ve Musa olmak üzere’’, diyor.

Yavanenci köyündeki muktedir aile reislerinden olan Gülağa’nın desteğiyle buraya yerleşen Karsanlar’ın dedesi Hüseyin, kısa sürede köyde etkili bir kişi olmaya başlar. Bu durum, bölgenin derebeyi ‘Mire Pune’nin kulağına kadar gider. Kendi mirliğinde nam salmaya başlayan bu zatı görmek ve tetkik etmek ister. Bir gün adamlarıyla, Karsanlar’ın dedesine misafirliğe gelir.

Gerisini, yerel bir mitoloji tadında Avni Yıldırım’dan dinleyelim: ‘‘Mire Pune, dedemizi kıskanıyor aslında. Dedemizin Gülümağa’ya evlatlık olmasını çekemiyor. Dedemizi asmaya geliyor zaten. Dedemiz, hanımına demiş ki ‘düşmanlarımız geliyor çok güzel bir yemek hazırla, belki yemeğin hatırı için bize kötülük yapmaktan vazgeçerler’. Karısı, ‘tandırın altında pancar aşı, ekmek, ayran var’, demiş önemsememiş tehlikeyi. Dedemiz bakmış, karısından fayda yok, ona şunu söylemiş: ‘Bak ben bu düşmanları başımdan savarsam, yemin olsun ki bir evlilik daha yapacağım.’ Koşmuş, peteklerden bal çıkarmış. Zengin bir sofra hazırlamak için çırpınmış durmuş...’’

Karısının ağırkanlılığına rağmen, Karsanlar’ın dedesi Hüseyin, kavga bahanesi yaratmaya gelen misafirlerini memnun bırakmak için çırpınır. Tandırın dibindeki pancar aşıyla yetinmez; peteklerini sağıp, bol bol bal sunar konuklarına. ‘Mire Pune’, varını yoğunu sofraya taşıyan bu köylüye kötülük yapamayacağına karar verir. Komşu Komsor köyüne gitmek üzere yola çıktıklarında, onun da kendilerine eşlik etmesini söyler. Yavanenci ile Komsor arasında kalan Köroğlu mıntıkasında mola verilir. ‘Mire Pune’, ‘benim adamlarımla kılıç dövüşü yapar mısın’, diye sorar. Karsan Hüseyin, ‘kılıç dövüşü yaparım ama bu iyi bir şey olmaz’, der. Sonunda ‘Mire Pune’, bu çalışkan ve babayiğit köylüyle uğraşmaktan vazgeçer ve beraberindekilerle Komsor’a doğru yolalır.

Karsan Hüseyin, belayı savuşturmuş olarak Yavanenci’ye geri döner. Ama Yavanenci’de kendisine rahat verilmeyeceğini anlamıştır. Arayışlar içine girer. Bir süre sonra, komşu köy Pelegöz’e gider. Perxogiller, yani şimdi Ağırman soyadını taşıyan aileden, Naze adında dul bir kadına talip olur. İkinci evliliğini yapar. Mustafa Çelik, dedeleri Hüseyin’in ikinci karısından da dört çocuk sahibi olduğunu belirterek şöyle devam ediyor: ‘‘İkinci evlilikten olan dört oğlunun adları Mehmet, Süleyman (Dılo), İsmail ve Hasan’dır. Kursan’a geldiklerinde sekiz kardeşler. Köyümüz, sekiz kardeşten oluşmuş yani.’’

Karsanlar’ın Tercan’daki ilk kuşak atalarının reisi olan Hüseyin, Yavenenci’de durmamış, hem derebeyi ‘Mire Pune’in kendisini rahat bırakmayacağını düşündüğü, hem de artık başkasının toprağında yarıcılık yapmak istemediği için, komşu köylerden Kursan’dan arazi satın alarak, sekiz oğlu ve iki karısıyla buraya yerleşir. Aslında, köyün kurucusu olur. Çünkü, o zamanlar, Kursan’da tek bir aile varmış: Şu anda Pelegöz’e bağlı bir mezre olan İbrahim Komlular’ın dedesi. Arazi, bölgedeki zengin ailelerden Aşkaleli Çomoğlu’ndan satın alınmış. Pelegöz, Kursan gibi köylerdeki arazinin önemli bir kısmı bu Çomoğulları’na aitmiş. Karsan Hüseyin de, yine Dersim-Nazmiye’den gelen Pelegözlüler gibi, bu Çomoğulları’ndan satın alır yeni arazisini.

O günden beri, yani 1230 küsür yıldan beri, Nazmiye kökenli Karsan ya da Kılawsız Alevileri, Kursan köyünde yaşaya geldiler. Bu süre zarfında, bir beş yıllığına boşaldı Kursan. Birinci Dünya Savaşı’nda, yani üçüncü kuşak zamanında, ikinci bir göç yaşandı.

Kursanlılar’ın Elbistan’a geçici göçü

Birinci Dünya Savaşı’nda bura köyleri, cephelerin hakimiyeti altında kalır. Komşu Pelegöz Rus, Kazak orduları ve Ermeni kuvvetlerinin işgali altındaydı. Kursan ise Osmanlı ordusunun karargâhı haline getirilmişti. Köyde iki tabur asker konuşlandırılmıştı. Büyük kayıpların verildiği çarpışmalar yaşanır ve sonunda seferberlik ilan edilir. Kursanlılar, köylerini boşaltmak zorunda kalır ve ikinci göç Maraş’ın Elbistan ilçesine yapılır.

Mustafa Çelik, ‘‘Birinci Dünya Savaşı’nda Kursan’da, Kerimağa dedem iki tabur askeri üç ay besliyor. Kazan kaynatıyor. Daha seferberlik yapılmamıştır. Şu anda bulunduğumuz Akpınar Ziyareti’nden köye doğru inilen mevkide çok şehit vermişiz. Yoğun çatışmalar altında kaldığı için, köyden zorunlu ve toplu göç yaşanıyor. Elbistan’a gidiyorlar’’, diyerek anlatıyor o günleri.

Ali Rıza Çelik aynı günlerden başka bir ayrıntı veriyor: ‘‘Ruslar, köyün karşısındaki tepeye kadar geliyorlar. Bizim asker de şu aşağıda, köyün arkasındaki yamaçlarda. Çok kayıp veriyor burada. Çatışmada, tam bir tabur askerimiz yokediliyor. Sonra, köyün içine girmeye başlıyorlar. Bizimkiler, kalbura ekmek ve tuz koyup, kafalarının üzerine yerleştiriyor ve köye girmekte olan Rus askerlerıne karşı gidiyorlar. ‘Karşı gidelim de bize hakaret, eziyet etmesinler’, diyorlar. Rus askerleri tuzu ve ekmeği alıyor ama köye girmekten de vazgeçmiyor. Bunun üzerine bizimkiler kaçan kaçana! Benim babamla Medet amcam da sabah erkenden davarı otarmaya getirmişler bu Karacasırtı’na. Birden vızır vızır kurşunlar uçuşmaya başlıyor üzerlerinden. Bir kayanın arkasına gizlenip koruyorlar kendilerini. Başlarını kaldırıp bir bakıyorlar ki Rus askeri köyün karşısında. Davarı toplayıp köye dönmeye karar veriyorlar sonra. Bu aşağıda Nişangâh var, oraya geldiklerinde görüyorlar ki Rus komutanı saldalyeyi atmış oturuyor, askerleri de etrafında. Onlar davarı sürüp getiriyorlar komutanın yanına. Komutan diyor ki, ‘Biz size bir şey demiyoruz, davarı sürün köyünüze gidin’. Babam onlar köye giriyorlar, bakıyorlar ki hiç kimse yok. Onlar da davarı bırakıp dereye doğru kaçıyorlar. Köylülerin peşinden Elbistan’a kadar gidiyorlar.’’

Kursanlılar, Elbistan’da yaklaşık beş yıl kalırlar. Mustafa Çelik, Dılo yani Süleyman dedesinin, orada Hakk’a yürüdüğünü anlatıyor:

‘‘Elbistan’da üç-dört sene kalıyorlar. Büyük dedemiz Süleyman, halk arasındaki adıyla Dılo dedemiz, 80 yaşlarında orada vefat ediyor. Sonra aileler, kağnı arabalarıyla tekrar geri dönüyor Kursan’a. 1917-18 yıllarında geri geldiklerinde tabi bütün köy yıkıntılar içinde. Elbirliğiyle çalışıp köyü yeniden canlandırıyor ve günümüze kadar gelmesini sağlıyorlar.’’

Bir iki istisna dışında aynı aşiretin çocukları

Kursanlılar, bir iki istisna dışında aynı aşiretin çocukları olarak, köyün tamamına hakim bir şekilde yaşayageldiler. İlk göçle birlikte olmasa da sonraki dönemlerde ama yine bir hayli eski zamanlarda, Nazmiye’den, Kursanlılar’ın bağlı olduğu Baba Mansur Ocağı’ndan kimi seyid aileleri de geldi: Seysılamangiller, Babakulkıngiller, Seydalidedegiller, Babalopgiller... Bu seyid ailelerden Babakulkın ve Seydalidedegiller, yani Ali Durmaz ve Seyid Ali Karakuş aileleri, Kursan’da durmayıp önce Çınglawun, sonra da Yavanenci mezresine yerleştiler. 
 
Kursan da büyük şehirlere doğru boşaldı. Köyden köye göçetmiş tek bir aile var: Hüseyin Çağlar ve ailesi. Hüseyin Çağlar’ın bütün kardeşleri İstanbul’da. Bu kardeşler, Kursan’dan Çınglawun’a, Çınglawun’dan Yavanenci’ye, Yavanenci’den İstanbul’a taşındı. En büyük kardeş olan Hüseyin Çağlar ise, köyler arasında göç yolunu tekrar katediyor adeta: O aynı fasit daire içinde dönüp duran, çıkış bulamayanlardan. Kursan’dan Çınglawun’a, Çınglawun’dan Yavanenci’ye, Yavanenci’den tekrar Kursan’a ve şimdi Kursan’dan tekrar Çınglawun’a yerleşti. Hüseyin Çağlar’ın çocukları bu döngüyü nasıl bir sona bağlayacak, şimdiden bilmek zor.

Nerelere gittiler?

Yöredeki diğer köylerde olduğu gibi, yoğunlukla 1970’lerden sonra, İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir gibi büyük şehirlere ve Almanya’ya göç edip yerleştiler. Avni Yıldırım ve Hüseyin Çelik’in anlattığı gibi, ‘gurbetçi’ oldular önce. Bu dönem, 1950’li yılları kadar uzanır.

‘‘İlk gurbetçiliğim Zonguldak’a’’, diye anlatmaya başlıyor Avni Yıldırım ve devam ediyor: ‘‘Zonguldak’ta iki sene kaldım. Köylülerin durumu çok zayıflamıştı. Nüfus kalabalık, arazi azdı artık. Çok eskiden birkaç kere gidip gelmiş Ali amcam tekrar Zonguldak’a gidecek oldu, beni de götürmesini söyledim. Babam karşı çıkıyordu. Yaşım tutmuyordu çünkü, daha küçüktüm. ‘Çocuksun daha, gider hastalanır kalırsın’ diyerek karşı çıkıyordu herkes. Dinlemedim kimseyi ve Ali amcamla birlikte gittim ve iki sene kaldım Zonguldak’ta. Köye dödüğümde, üç-dört güne kalmadan askerlik kâğıdım çıktı. Yabancı şubede muayene olduğum için, geri bıraktılar, kırk gün sonra bir daha çağırdılar. İstanbul’a asker oldum sonunda. Terhis olduktan sonra köye dönmedim, İstanbul’da kaldım. İki sene işçilik yaptım, sonra başladım ustalık yapmaya. Taşeronluk yaptım, dönmedim köye birkaç sene. Benim köyüm hep beni takip etti, peşime geldiler.’’

Aynı konuyla ilgili, Ali Rıza Çelik’in anımsadıkları ise şunlar: ‘‘Bu köyden gurbete ilk çıkanlar, Mustafa’nın babası (Medet Çelik), benim dayılarım çıkmış. Zonguldak’a gidip çalışıyorlarmış eskiden. Pelegözlüler gitmiş. Parsinik köyünden de Xamamutgiller... Onların biri orada başçavuşmuş ve çok faydası olmuş. Çok insan götürmüşler çalışmaya.’’

Başkalarının gurbette yaptığı yapı ustalığını köylerde sürdüren Hüseyin Çelik de günün birinde ‘ver elini İstanbul’ diyor. Nedenlerini şöyle özetliyor: ‘‘Ben 1978’de gittim buralardan. Buralarda çok çalıştıktan sonra gittim ama. Ben ve çocuklar.. İstediğimiz kadar verim alamıyorduk çünkü. Çocuklar okumadı.’’

İstanbul, alt Bostancı’da, Kursanlılar’dan oluşan koca bir mahalle vardı son on yıla kadar. Zamanla gökdelenler arasında sıkışıp kaldı bu mahalle. Sakinlerinin önemli bir kısmı müstakil, bahçeli evlerini daire, dükkan karşılığı müteahhitlere vermek zorunda kaldı. Dolayısıyla, İstanbul’da da bir arada olma hali önemli oranda tarihe karıştı. Bunun dışında Tuzla ilçesinin Yayla ve Aydıntepe mahahallelerinde önemli sayıda Kursanlı bir nüfus var.

Gurbetin kapısını aralayan kuşağın önemli bir kısmı hayatta değil artık. Avni Yıldırım, Şah Hanım Yıldız gibi hayatta olanlar, parmakla sayılacak kadar az. Gençliğinde İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e ayak basanlar, köyde doğup bu büyük şehirlerde büyüyenler, artık torun sahibi ve emeklilik yıllarını yaşıyor.

Köye mevsimlik misafir olarak dönmek

Pelegöz’deki kadar çok olmasa da Kursan’da da emeklilik yıllarının yaz-bahar aylarını köyde geçirmek isteyen bir-iki aile var. Bu mevsimlik misafirlerin Kursan’da da çoğalacağı umuluyor. İstanbul’la Kursan arasında payedilmiş bir hayat sürdürme kararlarını uygulamaya koyan şimdilik, Mustafa ve Melek Çelik çifti. Hüseyin ve Yazgülü Çelik çifti de köyde yapılmış yeni bir eve sahip, ama mevsimlik de olsa köye dönüş yapma konusunda kararsızlar. Ali Rıza Çelik ve Avni Yıldırım ise, birer aylığına akrabalarına misafirliğe gelmiş emekliler.

Peki neden dönüyorlar? Köyü, yeniden cazip kılan ne gibi sebepler olabilir? Mustafa Çelik’ten dinleyelim:

‘‘Şu anda köyümüzde yedi hane var. Uzun süre İstanbul’da kaldım. Emekli oldum, geldim köyde yeni bir ev yaptım. Hanımla yaz başlarında geliyoruz, sonbahara kadar kalıyoruz, sonra İstanbul’a dönüyoruz kışın. Burada yaşayanlar, malcılık ve çiftçilik yaparak geçiniyor. Aslında köyümüz malcılık için elverişli. Merası, arazisi elverişlidir. Emekli olanlar, büyük şehrin kahve köşelerinde hayatlarını zehirleyeceklerine, köylerine gelip, emeklilik günlerini temiz havada yaşamalı bence. Şu anda bulunduğumuz mekân bir sağlık kaynağı. Burada huzurluyuz, stresimiz yok, rahatız. Temennim, emekli olan insanlarımız gelsin köylerine, az buçuk da olsa yatırımlarını yapsınlar. Sağlıklı bir yaşam için köye dönmeleri şarttır.’’

Avni Yıldırım, köye dönmek isteyenlere, devletin ve yerel yönetimlerin destek vermesi gerektiğini belirtiyor: ‘‘Şimdi hepimiz İstanbul’dayız. Ama, devlet de yardımcı olursa, kendimize birer konut yapıp köyümüze dönmek istiyoruz. Köye geliyoruz ama mevcut evlerimizin hepsi yıkılmış.’’ Ali Rıza Çelik, daha duygusal bir gerekçe sıralıyor: ‘‘Atalarımız, dedelerimiz burada yatıyor. Biz burada doğup büyüdük, arzuluyoruz tabi. Arzu ettiğimiz için geliyoruz.’’

(Gelecek bölüm: Tamamen boşalmış
köylere örnek: Yavanenci!)