Tercan’ın Alevi köylerine bir yolculuk ve tanıklıklar - II

Menzilimizde dağların ardındaki Alevi köyü Pelegöz!

Tercan’dan köylere doğru yola çıkmanın zamanı gelmişti. Tercan Baraj gölü ve Tuzla Çayı kıyılarında ya da civarında, yıkıntılar içinde kalmış köylerimize doğru... Bu yolculuk, Tercan Baraj gölüne ve ona hayat veren Tuzla Çayı’na paralel, ama dağları, tepeleri aşarak yapacağımız bir yolculuk olacak. Çıkış noktamız, baraj setinin önündeki vadide kurulu mahalle. Varacağımız nokta, Erzurum’un Tercan’a sınır Çat ilçesinin kuzeyindeki Palandöken ve Şakşak dağlarından kaynayıp baraja hayat veren Tuzla Çayı’nın kaynağına yakın bir köy: Gevrenci (Oğulveren). Yani, çayın kuzeyinde engebelli bir yarım daire çizeceğiz.

Tercan’nın içinden geçen, uluslararası E-80 karayolundan, Erzurum yönüne doğru yol alıyoruz. Dört-beş kilometre sonra sağa sapıp, Çevlik/Çirkiz Çayı’nı bir köprüyle aşıyor ve tepelere, dağlara doğru yöneliyoruz. Çevlik Çayı, kuzeyden gelerek, Tercan’ın doğusunda, barajın kurulduğu yerde Tuzla Çayı ile birleşirdi. Şimdi, baraj gölünde buluşuyorlar. Tuzla Çayı, Tercan’dan hemen sonra, batıya doğru ani bir dirsek yapar. Mercan yerleşim birimi yakınlarında Karasu Irmağı’na katılır. Toplam uzunluğu 120 km, ortalama debisi ise saniyede 12 m3tür.

Tercan’dan çıktıktan sonra, E-80 karayolundan sapıp Çevlik Çayı’nın sağına geçtiğimiz yerde, ilk uğrağımızın, Çirkiz (Çalkışla) adlı küçük Alevi köyü olması gerekiyordu. Çirkiz, yıllar önce baraj suları altında kaldı. Çirkiz’den birkaç kilometre sonra, E-80 karayolunun üzerinde Çınar (Yaylacık) köyü var. Ziyaret edeceğimiz Pelegöz (Güzbulak) ve bağlı mezrelerin yolu eskiden, Çınar’dan hemen sonra, karayolundan ayrılıyordu. Ama artık, Çınar köyüne varmadan, karayolundan sapıp, tırmanmaya başlıyoruz. Dolayısıyla, Çınar adlı Alevi köyünü sadece anıp geçiyoruz bu seferlik.

Çevlik deresinin üzerindeki köprüyü geçer geçmez bir deretribünü inşaatı çıkıyor karşımıza. Özel bir projeymiş. Kaptanımız Cömert Şimşek, bu tribünün, barajın sağladığından daha fazla elektrik üreteceğini anlatıyor. Az sonra, yamaçlarda bir başka inşaat alanına rastlıyoruz: Bu ise bir mermer ocağı! Kırmızı toprakla örtülü bir alanın altından, çok da kaliteli olduğu söylenen bir mermer çıkarılıyormuş.

Bu dağlar, bu tepeler, bu küçük küçük düzlükler ve bitip tükenmez yamaçlar eskiden cıvıl cıvıldı. Meranın önemli bir kesimi ekilip, geri kalanı korunup biçilirdi. Yani dağ taş tarla ve çayırdı. Ekili ya da koruluktu. Çobanlar, hayvanları nerelerde otaracaklarını dert eder dururdu. Ekilen tarlaların ve korunan çayırlık alanların arasından incecik kanallar bulup uzak diyarlara götürmeliydiler sürülerini. Köyler, nasıl ki boş harabelere döndü; tarla ve çayırlar da mera olmuştu. Kimi yıllar, daha da doğudan göçerler gelirmiş sürüleriyle. Belli bir süre kalıp giderlermiş. O büyük sürülerin ayakları altında liyme liyme olan meralar, birkaç yılda ancak kendine gelirmiş. Koyu bir ıssızlığa ve insansızlığa gömülen bu yörelerin, daha düzenli ziyaretçilerinin başında ise arıcılar geliyor. Pelegözlü Hanefi Güneş dışında, bölgede sık sık rastladığımız arıcıların tamamı dışarıdan gelme ve önemli bir kısmı Karadeniz yöresinden. Dere tirübünü ve mermer ocağı işletmeciliği, arıcılık, sürüleri için ıssız kalmış dağları ya da boşalmış köyleri kiralama... Bölgede, yeni işler ve girişimler hep dışarıdan gelenlerin elinde.

Baraj altında kalan Çirkiz ve artık yolumuzun düşmediği Çınar’dan sonra, yol aldığımız istikamette sağımızda, solumuzda kalan Alevi köyleri şunlar: Darıtepe (Dararej), Demirkapı (Diyapkom), Çalkışla (Almek), Bıyıkveren, Kuzuören, Kızılca, Elaldı, Kursan (Fındıklı), Yavanenci ve Çınglavun. Bu köylerin bir kısmı tamamen boşalmış. Kiminde yıkıntılar arasında da olsa hayat sürdürenler var. Kuzuören, Kızılca, Dolluca, Elaldı ve Kursan gibi.

Tamamen boşalan köyler arasında yer alan Bıyıkveren’in hemen yanından ilerliyoruz. Köy bomboş. Merası, arı kovanlarına kalmış. Eski sakinleri İstanbul, Ankara, İzmir, Avusturya ve Almanya’da yaşıyor şimdi. Köyün, yeniden canlanması ya da kurulması umudu yok gibi.

Bıyıkveren’den sonra, tepelerin öte yüzüne geçmiş oluyoruz. Pelegöz’e bağlı komlar arasından yol alıyoruz artık ve Pelegöz, uzaktan görünüp görünüp kayboluyor. Çok ilerde, Tuzla Çayı’nın öteki yakasında, Bingöl’ün Yedisu ilçesi ile Tercan’ın sınırını çizen Bağır ve Koşan dağları da... Bu dağların Tercan’a bakan yüzünde, Tuzla Çayı’nın öte yakasında sıralanan Alevi köylerini de analım: Derviş Komu, Tepebaşı (Parsinik) Esenevler (Mezre), Mom Komu, Gedikdere, Pırnaşel, Kale, Aslançayır, Şirni, Yaylım (Pardi) ve Konarlı (Şıxköy).
Cıvıltısını yitirmiş köylerden bir köy: Pelegöz!

Şimdiki adıyla Güzbulak, eski adıyla Pelegöz, bölgenin kalabalık Alevi köylerinden biriydi. Tercan’a 20 kilometre uzaklıkta bulunan Pelegöz’ün altı bağlı mezresi var. İlerlediğimiz yöndeki sıralamayla; Kamber Komu, İbrahim Komu, Kebani Komu, Dağ Komu/Rosto Komu, Yekkom, Hasbeg Komu. Bunlardan, yolumuzun üstündeki ilk küçük yerleşim alanı olan Kamber Komu’nda, tek ama büyük ve varlıklı bir aile yaşardı. Yolun altında, aşağıda İbrahim Komu var; dağın dibinde kalıyor ve Harabe Deresi’ne bakıyor. Yolumuzun üst kısmında, yamaca kurulu Qebani/Kebani Komu duruyor. Henüz, tamamıyla boşalmış değil. Dağ Komu/Rosto Komu, karşımıza aldığımız Koşan Dağı’nın alt zirvelerinde. Buradan görmek imkansız. Hasbeg Komu, Pelegöz’ün eteğine kurulduğu Koşan Dağı’nın Erzurum köylerine bakan yüzünde. Ve son olarak Yekkom; köye en yakın kom.
Pelegöz’e girmek üzereyiz. O eski, o eski cıvıl cıvıl halinden eser yok.  Yolun alt kısmında, köyün tek arıcısı teyzeoğlu Hanefi Güneş’in kovanları karşılıyor bizi. Yolun üstünde ise, köyün yeni mezarları duruyor. Sonra yeni okul binası ve faaliyete kapalı olduğunu öğrendiğimiz sağlık ocağı geliyor. Pelegöz’ün o eski cıvıl cıvıl döneminde okulu ve sağlık ocağı vardı. Şimdi sadece okul faal durumda. Anadolu’nun bayındır köylerinde bulunan kurum ve hizmetlerden, Güzbulak’ta olmayanları şöyle bir sıralayalım: Sağlık evi, sağlık ocağı, PTT şubesi ya da PTT acentası, kanalizasyon şebekesi yok. Ne var peki? İlköğretim okulu, su şebekesi ve elektrik var. Kırk yıl içinde sayılabilecek yenilikler, köyün, su ve elektrik şebekesine kavuşması.

Sağdaki ağaçların arasında ve arkasında, yüksek bir uçurumun ağzından köyün deresine bakan, Dilekçi soyadını taşıyan ailelerin evleri... Bura köylerinde, saman merekte, ot ise dışarda bir piramit gibi yükselerek bekler kışı. Bu ot piramitlerine Kırmancki’de ‘loda’ denir. Eskiden, birbirine düşmanlığı olan aileler ya da köyler arasında süren kavgaların önemli bir taktiği ‘loda’ları yakmaktı. Ki çoğu köyde ‘loda’lar, aynı alanda yan yana diziliydi. Dolayısıyla, sadece kavgalı olduğunun otunu yakmak mümkün değildi. Kurunun yanında yaşın nasıl yandığına en değme örnek bu olsa gerek.

Pelegöz’ün eteğinde kurulu bulunduğu Koşan Dağı da ziyaret kabul edilen bir mekân. Onun tam karşısında, köyün altından geçen derenin öteki yakasında ise Karakaya ziyareti var. Köyün içinde kalan, eski mezarlığı ve Mezarlık Çeşmesi’ni geçip köyü ikiye bölen, köy araba yoluna girioruz. Köyün girişinde bir çeşme karşıladı ya bizi; köyün öbür ucundan çıktığınızda, yine bir çeşme tarafından uğurlanacağız.

Köy araba yolunun sağında önce Bolko Mahallesi ve sonra daha aşağıda dere kenarında Sılemem Mahallesi; solunda yani üst tarafında ise önce Murko Mahallesi ve devamında Rosto Mahallesi yer alır. Sağımızda Bolko, solumuzda Murkoların mahallelerini geride bırakıp, Sılemem Mahallesi’ne iniyoruz. Sılemem Mahallesi’nde Ağırman, Çakır, Gürbüz, Şimşek soyadını alacak olan ailelerin bir zamanlar yaşadığı sokaklardayız. Evlerin büyük bir kısmı harabe durumunda. Köyün kalan sakinleri, kelimenin tam anlamıyla yıkıntılar arasında yaşıyor.

Murko Mahallesi’nde şehirler ve ülkeler arası bir buluşma

Emeklilik yıllarının, yaz-bahar aylarını köyleri Pelegöz’de geçirmek isteyen aileler çoğalıyor gibi. İzmir’den İmam-Harse Şimşek çifti, İstanbul’dan Ali-Hatice Çakır, Ahmet-Hemdiye Ağırman çiftleri gibi. Köyün mevsimlik misafirleri arasında, eşini şehirde bırakıp gelen ya da eşini kaybetmişler de var. Rıza Çakır, tek başına babaevine dönmüş, gece-gündüz dur durak bilmeden onarıyor, temizliyor. Köyün en güzel, iki katlı ve taş evlerinden birini, tam da derenin kenarına inşa eden Hüseyin Çakır, yıllar önce İstanbul’da yaşama veda etmişti. Gurbetçilerin öncüsü, şefi, kol-kanat gereni; 12 Eylül cuntasının, CHP il ve ilce encümenliğinden dolayı eziyet ettiği sevilen bir halk adamıydı. Köy evinde, eşi Sarayi Çakır karşılıyor bizi.

Sılemem Mahallesi’nden dönüp, köyün çıkışına kadar ilerliyoruz. Ding Çeşmesi, köy köprüsü ve tavanı göçmüş eski okul binası... Sonra, yukarda yamaca kurulu Rosto Mahallesi’ni sağımıza alıp Murko Mahallesi’ne dönüyoruz. Orada, şehirler ve ülkeler arası bir buluşmaya tanık olacağız. Nasıl mı?

Rıza ve Güneş Güneş çifti, İstanbul’la Pelegöz arasında bölünmüş bir hayat sürdürüyorlar. Yaz-bahar aylarında köydeler, kış-kıyamette İstanbul-Tuzla’da. Çiftin dokuz çocuğu Tercan merkezi, İstanbul ve Balıkesir’e dağılmış durumda. Mustafa ve Melek Çelik çifti ise son birkaç yıldır İstanbul’la Kursan köyü arasında payedilmiş bir hayat sürüyorlar. Müteahitlikten emekli komşu köy Kursanlı Mustafa Çelik, göz-kulak olmayı sürdürse de işleri çocuklarına devretmiş ve köyünde güzel bir ev yaptırmış.

Buluşmanın ülkeler arası boyutuna gelince: İki kızkardeşten annem Gülizar Şimşek Viyana, Güneş Güneş İstanbul; amca kızları İzzet ise Adana’dan gelip, doğup büyüdükleri köy Pelegöz’de buluştular.

Nerelerden gelip, nerelere gittiler?

Aileler çoğalıp topraklar azalınca, yeni yeni göç yolları görünmüş. Sadece Türkiye’nin belli başlı büyük şehirlerine değil, Avrupa’nın dört bir yanına dağılmış üç kuşağın macerasına tanık oluyoruz. Köyde kalanlar arasında, elbette gitmek istemeyenler de var. Ama, yaşamını köyde sürdürenlerin ezici çoğunluğu, büyük şehirlere gitmenin bir yolunu yordamını bulamayanlardan oluşuyor.
Köyde kalanlar, köyün uzak geçmişini, kuruluş yıllarını bilemiyor. En iyi anımsayanı, soyağacını, dedesinin dedesine kadar ortaya koyabiliyor.

Pelegöz’deki yerleşim, gelip köye yerleşen ailelerin zamanla bir sülaleye dönüşüp mahalleler kurması temelinde gerçekleşmiş olmalı. Murkıclar’ın oturduğu alan ‘Mala Murko’, yani Murkıclar’ın Mahallesi olarak adlandırılmış örneğin. Bolkıclar ‘Mala Bolko’, Rostıclar/Qalmemler ‘Mala Rosto’, Lolıclar ‘Mala Sılememo’ yani ‘Sılemem Mahallesi’nde otururlardı. Her bir sülalenin köye ilk gelen ailesinin, belirli bir araziyi satın alıp yerleşmesi ve genişlemesinin doğal sonucuydu bu. Elbette, sülaleler hiçbir zaman karışmadı denilemez. Köyün her mahallesinde, farklı sülalelerden aileler de bulunuyordu. Ama sonuçta, her bir mahallenin ekseriyeti bir sülaledendi. Öte yandan, kız alıp-vermeler üzerinden, aileler de sülaleler arası bir konum kazanacaktı.

Peki, zamanla köyün sülaleleri haline gelen aileler, nerelerden gelmişti? Pelegöz, tek bir yöre ya da şehirden göç almadı. Dersim, Erzincan’ın diğer yöreleri, Maraş, Muş/Varto gibi yöre ve kentlerden geldiler.

Yoğunlukla 1970’lerden sonra, İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir, Bursa gibi büyük şehirlere ve Avrupa’nın farklı ülkelerine göç edip yerleştiler. Onların köylerinden kopuşlarının hikayesi de klasiktir. ‘Gurbetçi’ oldular önce. Bu dönem, 1950’li yılları da kapsar ama yoğunlukla 1960’lı yıllarda yaşanır. 1970’lerle birlikte, ‘gurbetçi’ler evce/ailece taşınmaya karar verirler. Bir açıdan bakıldığında ‘yeni şehirli’, başka bir açıdan bakıldığında ‘göçmen’ olarak tanımlanmaya başlarlar.

Öte yandan, bugüne kadar gitmenin bir yolunu bulamamış ailelerin, delikanlılık veya gelinlik yaşına gelen genç bireyleri gidiyor. Şehirden köye gelin gelmiş birini bulamazken, şehre gelin gidenlerle ilgili sayısız örnek sıralandığına tanık oluyoruz. Pelegöz’den Tercan’a, Erzincan’a; İstanbul, Ankara, İzmir ya da Bursa’ya; hatta Avrupa’nın değişik ülkelerine, en çok gelinler, daha az sayıda da olsa damatlar gidiyor. Çok çok daha az sayıda da olsa, büyük şehirlerdeki akrabalarının yanında yüksek öğrenim görme imkanı bulanlar, okullardan mezun olduktan sonra dönmüyor; şehirlerde hayata atılıyor.

(Sonraki Bölüm: Ormansız bölgenin
 orman köyü: Kursan!)