Yaklaşık iki yıl kadar birlikte birçok dinletiye –biraz misafir gibi- katıldığım Taksim müzik grubu ağırlıkla Sufi müzik yapıyordu. Beş elemanından üçü Avusturyalıydı. Avusturyalıların sadece biri, Anamarie, bir batı enstrümanı olan çelloyu çalıyordu. Sonja, ney ve kaval kullanıyordu grupta. Georg ise, Endülüs İspanya’sından Hindistan’a uzanan bir coğrafyadan edindiği bakavaç, kajon, def, bendir gibi vurmalılarla katılıyordu bu mini orkestraya. Kemallettin’in, geçimini sağladığı anlamında asıl mesleği öğretmenlikti. Benden çok küçük yaşlarda bağlamaya musallat olmuş ve hiç elinden düşürmemiş, geldiği noktada azımsanmayacak bir performans gösteren bir hemşehrimdi. Yıllar önce Avusturya’ya geldiğinde, ilk işi gitar çalmayı öğrenmek olmuş. Yedi yıl öncesine kadar, Avusturyalıların ağırlıkta olduğu ve jazzı tercih eden Kybele grubunun gitaristlerinden biriydi. Taksim grubunda ise, gitarı pek nadir kullanırdı. Bu arada ud çalmayı öğrenmişti. Taksim Grubu günlerinde, tamburla da cebelleşir olmuştu. Saz, ud ve tambur revaçta.
Almanca’da bana dikiş tutturmayı öğretecekken Türkçe’yi söküveren Avusturyalı arkadaşımın bir davetinde, sağlıkçı iki Avusturyalı da vardı bit yaz günü. Biri rebab, diğeri ud çalıyordu. Bu buluşmadan iki hafta önce, uzun bir aradan sonra, Almanca kursu öğretmenimden bir mektup almıştım. Ud çalmayı ve Türk müziğindeki makamları öğrendiğini yazıyordu. Bu kurs öğretmenim, daha önce bana bir gitar öğretmeni göndermişti ve bu Avusturyalı vatandaş çok güzel saz çalıyordu.
Gerek Türk, gerekse Kürt kurumlarının hani en yaygın ve sürekli etkinliklerinden ikisi, saz ve folklor kursudur burada. Ama bunlarda da istenilen ciddiyet, yetkinlik olmadığı için bu kurumların kurslarında Avusturyalı bulmak zor. Fakat başka yerlerde, evlerinde çok sayıda Avusturyalı harıl harıl Doğu müziğini öğreniyor, Doğu enstrümanları çalıyor.
Bu durumu hayatın başka alanlarında, çok daha farklı etkinlikler üzerinde de tesbit etmek mümkün.
Yıllae önce bir dizi makalemde, başkalarının tezi olarak, İslamiyetin gerçekte “bir Batı dini“ olduğu konusunu gündeme getirmiştim. Hani şu, düşünce sistemi ve mantık silsilesi bakımından, Hıristiyanlığın da İslamiyetin de harcında Artik Yunan, yani Aristo vardır, tezi. Buna, siyah-beyaz ya da ‘a‘ ‘a’dır ikili sistemi deniliyor.
Ben bugünlük müzikten örnekler verdim. Başka alanlarda da ziyadesiyle sözkonusu ama. Batılıların hatırı sayılır bir kesimi, siyah-beyaz ya da ‘a‘ ‘a’dır düşünme tarzından kaçıyor. Çok aritmetik, çok mutlak, çok sözümona kesin modernite kalıplarından bıkkınlık geldi çünkü. Bu yüzden, bir açıdan ve bir yere kadar Ortadoğu, ama esas olarak da Uzakdoğu cazibe merkezi. Yaşama, olaylara bakıştaki doğru-yanlış cetvelinin çok farklı kullanıldığı bir dünya aranıyor oralarda.
Bu bir yanılsama mı?
Moda haline getirildiği, bir sektöre yani kazanç kapısına çevrildiği, çubuğun bu kez de ters yönde aşırı derecede büküldüğünden sözedilebilir. Fakat bunun tamamen uydurma bir yönelim olduğunu kimse söyleyemez. Daha çok inanç disiplinleri içinde ifade edilen “hem, hem de“ düşünme tarzı, gerçekten de Aristo mantığının tam karşıtıdır. Matekatikçilerin, ideologların kurgusal dünyalarında geçerli olan ‘a‘ ‘a’dır mantığının sahici dünyada doğru sonuçlara götürmediğini söyler bu mantık. Gökyüzü hem mavi, hem mavi değildir. Davacı hem haklı, hem haklı değildir.
“Hem, hem de“ düşünme tarzını bilim dışı bulmak da mümkün değil. Kuantum fiziği bu konuda çok işe yaramıştır. Atom altı parçacıkları düşünün. Foton, Aristo’nun ‘a‘ ‘a’dır sistemini yıkmıştır kesinlikle. Çünkü foton, hem bir parçacık, hem de bir dalgadır. Ya o, ya da bu değil; hem o, hem de budur. Çok değişkenli mantıktır bu. Günümüzde. düşünce sistemlerinin bilimsel anlamda karşılaşması, bu iki temelde sürüyor.
Sadece Budizm, Taoculuk, Zen Budizm. Şinto gibi inanç disiplinleri değil, örneğin fuzzy mühendisliğiyle 1991‘lerde Batıyı birbirine girdiren Japon kapitalizmi ile Çin Marksizmi ve sosyalizmi de bu karşılaşmanın kanıtlarıyla doludur.


