Yazmak

UFUK DUYGU FIRAT / Viyana

Kağıt kalemle tanışmam öyle çok da özel değildi benim için. Hafızam beni yanıltmiyorsa 4. sınıfta ilk şiirimi yazmıştım. Anlattığı masallarla hayal dünyamı zenginleştiren babaanneme her gün çıkan çatışmalardan ve patlayan bombalardan nasıl korktuğumu yazmıştım. Ağlamıştı kadıncağız. Belki torununun kalemi kendine çevirecek kadar büyümesine, belki de patlayan bombaların şiddetine...

Sonra yaşadıklarımı unutmaktan korktuğum için yazmaya devam ettim. Duygularımı yazmak ürkütmüştü beni. Günlük yaşamım ise sıradan gelmişti bana. Dünyada yaşanılanlar karşısında, tahtaya kalktığım günleri hafızama kazıyıp, ne yazılır ne yazılmaz derken, anahaber bültenlerini yazmaya karar vermiştim. Her gün elimde kağıt kalem televizyon karşına geçip, diğer insanların başına gelenleri yazdım. Altina eklemeyi de unutmamıştım sevincimi, ahlarımı, vahlarımı. Ahlar ve vahlar gelişti zamanla, anahaber bültenlerini bırakıp sevdalarımı yazmaya başladım.

Şimdi yıllar sonra, Hüseyin abi bana dedi ki ‘‘genç yürekler, genç beyinler lazım bize Duygu‘‘. Ee iyi de Hüseyin abi, ben korkarım şimdi yazdıklarımdan, diyemedim. Işin içine ego girer, beğenilmek isterim ben. Kendimi anlatsam utanırım. Şu siyasetçiler de çok kötü desem olmaz, harçları kaldırın okuyamıyoruz, desem biliniyor zaten. Çok sevindim ben, çok üzüldüm, desem bağırsaklarım çıkar ortaya.

Halbuki ağlamak yerine yazmıştım ben hep. Sesli kahkahalar serpiştirmiştim harflerime. Çoğu zaman kısık ateşte pişirmiştim dizelerimi. Kendimden dışarı adımlarımdı her kelimem; okur gibi yazmıştım. Ressamın hüzün rengini arayışıydı yazmak; her fırça darbesi koşulsuz mağlubiyet, ucu yok sonu yok, bahanesi yok...

Kendime acemiliğimdi yazılarım; her harf diğer yaram, her kelimem diğer yanım...