EMİNE BAŞA / Antalya
Hepsine ikiyüz kağıt veren eskiciye "Tamam," dedim, "topla götür. Sadece sazı bırak." Pazarlık yapmayışıma şaşıran eskicinin yüzüme aptalca bakmasına aldırmadım. Bir sigara yaktım ve arkamı dönüp sokağı seyre koyuldum. Mahalle çocuklarının top peşindeki neşesine daldım. Giderken sırtıma dokunan eşyalarımın sessiz vedasını böylece savuşturdum. İkinci ve üçüncü sigara sonra eskicinin sesiyle döndüm. "Tamam abi, buyur paranı." Odanın bomboşluğuna değil doğrudan eskicinin gözlerine baktım. "Hayrını gör," dedim. Kapı güm diye vurulduğunda benim de içimdeki kapı çarptı, kapandı! Bir küçük bavul, bir sırt çantası ve duvardaki saz, kapanan o kapının ardında kalakaldık!
İnce uzun boynu, şişko gövdesiyle çırılçıplak bir resmin yalnızlığıyla baktı saz. Salıverilmiştim voltaların ayazından. İçimin sevdalı türkülerinden firar ediyordum şimdi. Bu çıplaklıkla ikimiz de üşüdük. Yanına gittim, duvardan alıp bağrıma bastım, sonra da mızrabı kalbine vurdum. Koptu tel!
Yüklerimi alıp çıktım. Otobüs durağının kalabalık resmine yeni bir figür gibi iliştim. Deklânşöre basan var mıydı ya da ben deklânşöre sığabilmeyi becerebilmiş miydim bilmiyordum ama, yüklerimi sığdıracağım boş bir otobüsün gelme ihtimalinin zor olduğunu biliyordum. İş çıkışıydı. Bir an önce evlerine gitmek isteyen insanların otobüslere saldırdığı herhangi bir gündü. Birbirlerine benziyorlardı. Yorgun, solgun, yoksul ve sevişmesiz yüzlerinde itiş kakış bir utancı taşıdıklarından habersiz yer kapma telaşındaydılar. Bense içimde kapanan kapının tedirginliği, elimde bavul, sırtımda çanta, omuzumda bir teli kopuk sazla bugün için onlardan farklıydım; ya da öyle sanıyordum. Belki de farklı sanmak işime geliyordu. Bu sanmaya ihtiyacım vardı. Kalakalmışlığımın kalbimi kazıyan acısına merhem olabilecek bütün gerekçeleri uydurdum. "İşte gidiyorum," dedim. "Gidiyorum ve sizi bütün oyunlarınızla başbaşa bırakıyorum. Satış reyonlarınızda istediğiniz maske türlerini, istediğiniz biçimde satabilirsiniz artık. Benim maskemin lâstiği esnedi!"
Nispeten boş sayılabilecek bir otobüse atladım. Şoförün ve yolcuların ters ters bakmasına, söylenmesine aldırmadan arkaya doğru zorlukla ilerledim. "Bu kentteki son sıkıntın da bu olsun," diyerek kendime ağız kıyısı bir gülümseme hediye ettim. Maskemin lâstiği gevşek olduğundan gülümsememin bir süre sonra ağzımın kıyısından düştüğünü farkettim. Bu yeniden gülümsememe neden oldu. Böyle düşe kalka ama sessiz, zaman ve yol içinde eridim.
Taksim'den İstiklal caddesine girdiğimde hafızamdaki sessizlik de işgale uğradı. Caddenin her zamanki uğultulu korosu bu kez anı parçacıklarından oluşmuş solo sesleri taşıdı beynime. Ne kitapçılar, kitapçılardan yayılan müzik, ne sinemaların afişleri, ne yiyecek giyecek dükkânları, dükkânların vitrinleri, ne sokak çocukları, ne de çocukluğumun geçtiği bu caddede yitip gidenleri inatla anımsatan tramvay ilgimi çekti. Kalbimin tam ortasından tutup bir mengene gibi sıkan eller büyüdü, büyüdü... Damarlarım parçalandı!
Sessizce vereceğim sırtımdaki hayatımızı sana. Pembe renkli diş fırçanı, annenin ördüğü sabunluğu, kendi çamaşırlarımın yanına utangaç bir çocuk gibi yerleştirdiğin çamaşırlarını, çiçekli pijamanı, her seferinde komodinin üzerinde unutup gittiğin renkli küpelerini, kitaplarını, kasetlerini, mektuplarını...
Mektuplar...Olur olmaz her şeye yazdığın, usulca oraya buraya bıraktığın mektuplar... Ne çok severdim yatağın, masanın, komidinin, banyo dolabının üzerine savrukça attığın o kağıtları. Akşam eve geldiğimde gözlerim ilk önce onları arardı. Bilirdim, sabah seni uyur bıraktığımda rüyanda cümlelerle uğraştığını. Kavgan, öfken, sevgin, aşkın, saflığın... Her şey ama her şey o kargacık burgacık yazılardan tutkuyla taşardı.
İşte getiriyorum! İstediğin gibi, bir tane bile bırakmadım geride. Çıkarlarımız belki de ilk defa kesişecek! Sen, gözyuvarlarına hapsettiğin ve hiç bir zaman akmasına izin vermediğin gözyaşlarının arasına sıkıştırarak gururunu, mektuplardan öyküler yaratacaksın büyük gürültülerle. Büyük gürültüleri büyük aldanışlarla süsleyeyip kendini güzelleyeceksin. Bense yeni türküler söyleyeceğim. Hayranlıkla dinlediğin senli türkülerimi çıkarıp sazımın tellerinden hoşçakalımı anlamlandırmış olacağım sessizce. İlk defa sen istediğini ben istediğimi almış olacağız birbirimizden.
Ama neden boşluğa açılan bir kapının gıcırtısını duyuyorum içimde? Neden?
Sevdim ulan seni, sevdim! Küçücük bedenini, becerikli ellerini, her saç telini özenle yüzüne döküşünü, etrafı her zaman sürmeli gözlerinin kocaman kocaman açılan çocuksu şaşkınlığını, yüzünün bazen bebekleşen bazen panterleşen çizgilerini, elini alıp şuradan şuraya koyarkenki edanı, sigarayı tutarken, dudaklarınla öne doğru üflerken oluşan ve içimi gıcıklayan dişiliğini, ah o tenini sevdim. Çıldırdığın bu dünyada hep istim üstünde duruşunu sevdim. Bitip tükenmek bilmeyen sorularla hayatı sorgulayışını, kavganı, ne kadar yorgun olsan da insana her an uçacak bir kelebekmiş hissini veren enerjini, tutkunu, o tutkuyu yansıtışındaki vakurluğu, yarım kalmış zaferlerle gururlanışını, inadını sevdim. Sevdim ulan seni! Ulaaaannn!
Bunları sana söylememiş olmam nasıl yalanlar kaç kez sabahı birlikte doğuruşumuzu? Özen gösterdiğimi gösteremeyişim nasıl inkâr eder tenlerimizin göğü tutan çığlığını? Seni sevdim ama gürültüyü hiç sevmedim ben. Gürültülü olmayı beceremedim. Patlamalarımın lavları içime akarken gözlerimde göresin istedim alevimi; elini alnıma koyduğunda ateşimi hissedesin istedim...
- Neyinim ben senin?
- ...............!
-İşte yine susuyorsun! Hep susuyorsun!
- Neden bu kadar birşeyim olmaya heveslisin?
- Çıldırtma insanı! Allahaşkına çıldırtma! Ödün kopuyor değil mi? Erkekçe gururun engel oluyor beni sevdiğini söylemeye. Üzerine yapışıp kalacağımı, seni boğacağımı düşünüyorsun. Talep eden değil hep talep edilen olmak egonu okşuyor.
-Benim adıma yargılara varma lütfen.
- Yargı demek?! Yargı ha! Yeter artık! Hep arayan ben olmayacağım; hep özleyen, hep seni görmeyi, seninle sevişmeyi talep eden...
Kırmızı bir leke başımı yasladığım kitapçı vitrininin camına yapıştı! Burnum kanıyordu! Vitrinin arkasındaki bir çift gözle karşılaştığımda anladım başımın da döndüğünü. "Oğlum çok kötü görünüyorsun ya! Hadi gir içeri," dedi dükkândan çıkıp alelacele koluma giren arkadaşım.
Bir sis bulutundan ayıldığımı sırtımdaki çantanın ağırlığını hissedince anladım; ama arkadaşım bütün ısrarlarına rağmen sırtımdaki çantayı çıkartmak istemeyişimi anlamadı. "Oğlum hep tuhaftın vesselâm!" dedi, "hadi gel sana bir bira ısmarlayayım. Kendine gelirsin belki."
Bavulu, sazı orada bırakıp çıktık. Arka sokaktaki küçük, hasır tabureli birahaneye gittik. "Ne var o çantanın içinde? Hazine falan mı saklıyorsun nedir!" diye söylenen arkadaşıma, "Evet, bir hazine saklıyorum ve az sonra bu emaneti sahibine teslim edeceğim," diye karşılık verdim. "Hadi at üzerinden bu yorgunluğu, gidişinin şerefine içelim," diyerek kocaman bira bardağını önümdeki bardağa çat çat vurup şaklabanlık yapmaya çalışan arkadaşıma bu kez yanıt vermedim. Burnumdan yeniden akmaya başlayan ılıklığı, elimde hâlâ duran kırmızıya boyanmış mendile sildim. (Şubat 2005)
(eylulguz@gmail.com
www.eylulguz.blogcu.com)


