Çelişkilerle yaşamak

Hakan GÜRSES / Viyana

Ağustos ayında Türkiye’deydim. İstanbul Havalimanı kapısında bindiğim taksinin şoförü ile giriştiğimiz tuhaf sohbet, gelecek günlerde defaten yaşayacağım şaşkınlığın da habercisi oldu.

“Bu şehirde ailenle gidebileceğin bir yer kaldı abi,” diye başladı taksici nutkuna, “o da Kumkapı. Çünkü sofular oraya uğramaz hiç. Malum, içki vaziyeti filan...” Demek ki tutucu adam değilmiş pek, diye düşünüyordum ki tam, pat diye yapıştırdı: “Ülkenin bu hâle gelmesinin suçlusu kim peki? Kürtler tabiî!” Yegâne çözüm olarak savaşı öngörüyordu şoförüm. Kiminle, kime karşı, ne hedefle, onu söylemeden. Savaş vahşettir, şakası bile yapılmaz, türü bir şeyler geveledim ağzımda. “Sen benim ne dediğimi anlamadın abi,” diye kesti sözümü. “Tabiî ben de sol görüşlü bir insanım aslında. O yüzden de önce millet gelir bana göre. Vatan sevgisi gelir.” Taksiden indiğimde, kafamın karışıklığı başağrısına dönüşmüştü. Çünkü son beş dakikadır taksici bana AKP'nin faziletlerini anlatmaya başlamıştı.

Bu kafa karışıklığını, sonraki günlerde de yaşadım. Milliyetçi solcular, din karşıtı sağcılar, azınlık haklarını savunan İslamcılar, Yahudi düşmanı azınlık yanlıları, eşcinsellerden nefret eden Kemalistler ve alenen ırkçı sözlerle Kürtlere saldıran milliyetçilik karşıtlarıyla konuştum; ya da yazdıklarını okudum, söylediklerine kulak misafiri oldum. Siyaset üstüne düşünmenin, fikir sahibi olmanın yolu sanki birbiriyle çelişen bir dizi siyasî tavrı biraraya getirmekten geçiyor gibiydi. Farklı renklerde, uyumsuz görüntülü yamalardan oluşan bir gömlek giymek gibi...

Herhalde aynı nedenle olacak; katıldığım dost sohbetlerinde söylediğim her söz çok “köşeli” bulundu, merhametli kafa sallamalara yol açtı. Arkadaşlarım her fırsatta “Bu ülke gerçeğinde kopmuşsun sen, burayı anlamıyorsun,” anlamına gelecek lâflarla itirazlarımı geçiştirdiler, kendi karmaşık (bana göre çelişkili) düşüncelerini tartışmaya devam ettiler. “Yahu, ben ne kadar da siyah-beyaz renklerde görüyormuşum hayatı. Halbuki burada dünya bir yıl içinde ne kadar da renklenmiş,” diye hayıflanmaya, hatta aşağılık duygusuna kapılmaya başladım.
Galiba “ülke gerçeğini” kavramaya, siyaset dışında olup bitenleri yakından izleyince muvaffak oldum.

Meselâ şöyle bir haber okudum gazetede. Sanal ortamda bir süredir birbiriyle iletişim içinde olan bir grup delikanlı, buluşup “gerçek anlamda” tanışmaya karar veriyor. Biraraya geliyorlar, tanış oluyorlar ve “kız davası” yüzünden birbirlerine giriyorlar; birileri bıçaklanarak ölüyor, birileri yaralanıyor. Ya da şöyle bir başka haber. Alkolü fazla kaçırmış bir motosiklet sürücüsü, arkasında oturan sevgilisiyle eve dönerken, genç kadın motosikletten düşüyor ve karşı yönden hızla gelen bir-kaç aracın çarpmasıyla ölüyor. Sürücü, olan bitenin hiç farkında olmadan evine gelip, yatağında uykuya dalıyor. Ancak ertesi gün, polisler tarafından gözaltına alınırken, “Çok alkollüydüm, pişmanım,” diyor. Peki buna ne demeli: Lefkoşe’den İstanbul’a sefer yapmakta olan uçağı kaçıran hava korsanları yakalandıktan sonra konuşan Sivil Havacılık sorumlusu bir zat, basın mensuplarına içerliyor. “Operasyon sürerken, sürekli canlı yayınla bilgi verdiniz. Terörist arkadaşlar (aynen bu kelimelerle!) da her şeyi izleme imkanı elde etmiş oldu,” diye açıklama yapıyor.

Gerçekten de kafam karıştı Türkiye’de geçirdiğim bir-iki hafta içinde. Gerçekten de, biraz katı kalıplarla siyaset ve topluma bakıyorum, izlenimine kapıldım. Ama gerek gün be gün böylesi haberleri izleyip, gerekse siyasete yönelik söylenenleri ve yapılanları algıladıktan sonra, şu yargıya vardım: Galiba Türkiye’de yaşayan insanların büyük bölümünün kafası aslında, karışık olan... Zor koşullarda yaşam kavgası vermek, yasaklar içinde boğularak hak-hukuk konusunda düşünmek, doğu-batı ikilimi içinde kendi değerlerini bulmaya çalışmak... Onlarca yıldır Türkiye insanının içinde bulunduğu bu tablo, zor sorulara verilecek basit cevap olarak çelişkileri benimsemeye, onlarla yaşamaya sürüklüyor. Öncelikler önemini yitiriyor; inanılan, söylenen ve yapılan şeylerin sonuçlarından çok şov karakteri ön plana çıkıyor; değer ve ilkeler, anlık çözümlere feda ediliyor. Ve bütün bunlar, tuhaf bir dil yaratıyor. Kesin ve keskin; bir o kadar da uzlaşmaya açık, korkuları ele veren bir dil...

Bu yeni ve bilmediğimiz bir durum değil aslında. Ama sanki daha da bir yaygınlık kazanmış, oturmuş gibi geldi bana bu defa. Değişen bir şey yok mu peki? Bence var. Umut verici bir yenilik bu üstelik. Siyaset, herkesi ilgilendiren bir konu artık Türkiye’de. Büyük bir heyecan ve ilgiyle siyaset hakkında düşünülüyor, fikir yürütülüyor, tartışılıyor. Belki de sözünü ettiğim kafa karışıklıkları, çelişkileri barıştırmaya yönelik düşünme tarzı ve yamalı dil, böylesi bir sürecin de habercileri...

Bu sürecin Türkiye’de özgürlüklerin ve demokrasinin artık nihayet yerleşebilmesi yolunda bir adım olduğunu umut ediyorum.

                                                                   (hakan.guerses@univie.ac.at)