ELİF ÇELİK
Kaçma isteğinin nedeni yalnızlık duygusuysa eğer ya da gurbet insanın kaderiyse… Bu bir tür özgürlük arayışı ise! Bu bir mücadele verme savaşı ya da bütünüyle bir bencillik değil ise! Kim engel olabilir kopup gidene?!
Umudun tükendiği yerdeki loş karanlığa inat, her günün aydınlığa yelken açtığını unuttuysak eğer ve bize, bu ışık saçan günlerin habercisi uğramaz olduysa… Sarhoş bir gemiyle yorgun seferlerin dönüşünde, ergenliğinin endamını uçuşan eteklerinde saklayan ve mendil niyetine efil efil sallayan peri kızlar ve kara
yağız delikanlılar karşılamıyorsa bizi limanda, demir almadan geri dönüşlerimize ses çıkarılabilinir mi? Gidenler için değil de geride kalanlar için, yani aslında sadece kendimiz için, hüzünlendiğimizi hatırlatır bize yürek. O hüzünden sıyrılıp gideni yad etmek gerekliliğinin hedonizmini yaşatan yürek!
Cemrenin toprağa düştüğünü fark edelim diye gelişini muştulayan kiraz ağacının gölgesinde ‘gitmek mi, kalmak mı’ arasında pervane olmuşken, umarsız şarkıların
dudağımızda bıraktığı o nazlı ezgiyi hatırlatan, ılık sesine tutunduğumuz şair bir “melek” gibi gelip oturur sol omuzumuza;
"Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış/Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi…" Diye seslenir bize, bana ve sana…
Ve sonra, oturduğumuz yerden doğrulup gözlerimizi kısarak baktığımız güneşten aldığımız güçle olsa gerek; hüzünlerin düşlere, düşlerin umuda, umudun ise güce dönüşüne tanık oluruz aniden.
Artık Nazım’dır bize dost olan, artık Can Yücel’ dir tek sırdaşımız, bir tek Aragon anlar arzuhalimizi, artık tek aşkımız olur Paul Éluard. Artık hepimiz birer sevdazedeyizdir ab-ı hazanda…
(Tuzla Hayat gazetesi, 23 Mayıs 20008/İstanbul)


