TÜRKÇE / DEUTSCH

Ragıp Zarakolu: Hümanist ekol, benim suç ortağımdı

Söyleşi: OSMAN AKINHAY– BERAT GÜNÇIKIN


[Aşağıdaki söyleşi, Mesele dergisinin 12. sayısından alındı. Türkiye’de muhalif yayıncılık alanında önemli bir kilometre taşını temsil eden Belge Yayınları’nın tarihi hakkında önemli veriler sunuyor. Bu söyleşinin, bgst sitesinde daha önce yayımlanan “Türkiye’de Yayıncılık Alanında Dönüşümler” başlıklı çalışma kapsamında Ragıp Zarakolu ile yapılan söyleşiyle karşılaştırmalı olarak okunmasının ayrıca zenginleştirici olabileceğini düşünüyoruz.]

Ragıp Zarakolu, Türkiye’de sosyalist yayıncılığın ilk akla gelen isimlerinden. Ayrıca gazeteci, fıkra yazarı, çevirmen, insan hakları mücadelecisi ... Böyle bir sima söz konusuyken konuşulabilecek meselelerin çokluğu kaçınılmaz. Fakat bu söyleşinin ilk sebebi de, Ragıp Abi’nin eşi ve yoldaşı Ayşe Zarakolu’yla beraber sahibi ve editörü olduğu Belge Yayınları’nın 30. yılının kutlanması olduğundan, söyleşinin kapsamını daraltmak bir o kadar mecburiyet. Onun için, en az yayıncılık kadar hayati değer taşıyan ve Ragıp Zarakolu’nun asli meşgale ve mücadele alanlarını oluşturan diğer konuları başka bir söyleşiye erteleyerek, Belge Yayınları’nın serüveni ekseninde söyleşmeyi tercih ettik.

1977’den 2007’ye, devrimci yayıncılıkta 30 yıl. Kitaplar, yazarlar, saldırılar, mahkeme kapıları, kayıplar, küskünlükler ... Sizce nasıl bir 30 yıl geçti? Geriye baktığınızda nasıl bir iz bıraktınız?

Öncelikle, bu kadar yıl nasıl geçti, hayret ediyorum. Bu 30 yıl oldukça acımasız, çok sorunlu ve gergin geçti. Türkiye’de sosyalist bir yayıncı olduğunuz vakit önünüze açık-gizli bir sürü engel çıkıyor; bunların üstüne bir askeri darbe, iç savaş, örtülü darbeler, postmodern muhtıralar, gece yarısı tebliğleri yaşandıysa, en yakıcı sorun olarak Kürt sorunu, vs. devreye girdiyse, bu kaçınılmaz bir sonuç. Öte yandan, en başından itibaren bu geleceği tahmin edip akıllı uslu davranmak da mümkündü pekâlâ; biz de akademik yayınlarla yetinip, şimdikinden başka bir yol tutturabilirdik.

Yapmayı tercih ettiğimiz yayıncılığın ‘yaramaz’ bir tarafı olduğu muhakkak. Biz ‘80’den önce ilk kurulduğumuzda da pek kolay bir yol seçmedik. Belge Yayınları 1977’de kuruldu, o sıralar Türkiye’de kabaran bir sol dalga vardı ve rahatlıkla o dalgadan ‘sebeplenecek’ bir rota çizebilecekken, başka bir tercihte bulunduk: bilinmeyenlere, az bilinen şeylere baktık ...

Ayrıca, 12 Mart’ın anıları tazeydi. Militarizme karşı duruş sergileyen bir yayın politikası önemliydi. Yükselen kitle mücadelesiyle, militan mücadeleyle Marksizmin zenginliğini birleştirmeyi önemsiyorduk. Türkiye’de sosyalist düşünceler baş döndürücü bir kısa sürede kitlesel destek bulmuştu, ama bir şeyler eksikti. Dar kalıplara hapsolunuyor, ‘iktidardaki’ modellerin şablonlarına meylediliyordu. O zaman kaynağa dönmek, şablonların oluşturulduğu dönemdeki teorik tartışmaları aktarmak lazımdı. Mesela, Rosa Luxemburg’un tüm kitaplarını yayınlama hayalimiz o günlere dayanıyordu. Karl Korsch Türkçe’de yoktu. Gramsci sadece bir seçkiyle biliniyordu. Pannekoek’in Lenin eleştirisinden kimse haberli değildi. Avrupa’daki Konsey deneyimleri metinleri hâlâ çevrilebilmiş değildi. Sonuç olarak, biz es geçileni yapmak istiyorduk.

O dönem devrimci mücadelenin yükseldiği yıllardı. Siyasi hareketler ve etrafında bir sürü yayınevi vardı ve baskı adetleri 10 binleri bulup çokça okunan kitaplar basılıyordu. Siz onlar arasında kendinize özgü olan bu ‘başkalığı’ nasıl tarif edersiniz?

Biz ‘kilisesiz’ başladık. Marksizm’in içinde daha katılımcı, demokratik ilkeleri öne koyan, konseyler deneyimlerini anlatan çalışmalarla referans kitapları yayınlamak istiyorduk. Bir anlamda Avrupa’daki 68 hareketinin arayışlarının yansımasıydı bu. Herkes köklere dönmek istiyordu, özellikle 20’li yılların alternatif metinlerine. Var olan sosyalizm kimseyi kesmiyordu. 68’in Sovyet ve Doğu Avrupa sosyalizminde bir gelecek ufku göremeyişi yerindeydi.

Türkiye’de daha çok ‘erki ele geçirme’ye odaklanılmıştı. Kısa yoldan devrimi nasıl yaparız, anlayışı egemendi. Erke tapınılıyordu. Bu, sivil faşizmle yürütülen bir iç savaş ortamında, her gün cenazelerin kaldırıldığı dönemde doğal karşılanabilirdi. Ama gelecek açısından aşmak gerekiyordu. Kısmen aşılabilse belki 12 Eylül faşizmi bu kadar uzun ömürlü olmayabilirdi. Türkiye’de kitle inisiyatifini öne çıkaran hareketleri önemsiyor ama bunun teoriyle pekiştirilmesi gerektiğine, dünya genelinde tabandan yükselen sol hareketlerin bilinmesinin çok yararlı olacağına inanıyorduk. Zaten bu sebeple, o dönemde kimse bizi resmi bir sol çizgiye oturtamadı.

Ulusal kurtuluş hareketleri de köşeli şablonlar üzerinden gelişmişti. Gerard Chailand mesela, ulusalcı tıkanmayı çok iyi gören bir yazardı. Herkes Vietnam’ı yüceltirken, o buradaki idealizasyona işaret ediyor, ABD’ye karşı kazanılan muhteşem zaferle daha sonraki darlık arasındaki çelişkiye işaret ediyordu. Afrika’daki kazanımlar da yerini darlığa bırakmış, hele hele Etiyopya’da militarizm kendine bir sosyalizm urbası dikebilmişti.

İlk çıkışınızda eleştirilen yayınlarınıza somut bir örnek verebilir misiniz?

1979’da 3. Enternasyonal’e nesnel bakan bir kitap yayınladık: 3. Enternasyonal Belgeleri. Dönem itibariyle 3. Enternasyonal bir ‘idealizasyon’ nesnesi olduğundan bizim kitabımız pek sevilmedi. Kitabın içinde Sovyet-Nazi Paktı dönemine ilişkin belge, Komintern’in kapatılma kararı ve benzer kararlar vardı. Kitabın orijinalinde olmayan, 1. Kongre’de Mustafa Suphi’nin yaptığı bir konuşmayı eklemiştik. Ama devletçe yasaklanmayıp, Türkiye solunca reddedilen bir kitap konumuna geldi.

Tepkiler daha çok TKP çevresinden mi gelmişti?

Hayır, çok daha radikal sol örgütlerden. O dönem Stalinizm çok güçlüydü Türkiye’de. Üstelik Troçkist anlayışla yapılmış bir seçki değildi bu, akademikti. Bizim sol camiaya fazla geldi. Kitabı doğru dürüst dağıtamadık bile, baskısını bitirebilmiş de değiliz, elimizde halen 100 kadar var.

Çok geçmeden darbe oldu...

Evet, ve 12 Eylül gelince ne yazık ki aklımıza koyduğumuz projelerin önemli bir kısmını gerçekleştirme fırsatı bulamadık. Türkiye’de artık Marksist yayıncılık yapmak hiçbir yolla mümkün değildi.

Darbeye kadar kaç kitap yayınlamıştınız ve en çok ses getirenleri hangileriydi?

12 kitap. İlk kitabımız, Marx’ın ünlü MEGA’sını (Toplu Yapıtlar) basıma hazırlayan, Marx-Engels Arşivi’nin kurucusu, Stalin’in sürgüne yolladığı David Riazanov’un K. Marx ve F. Engels /Hayatı ve Eserlerine Giriş oldu. Sweezy ABD’de yıllarca kurs kitabı olarak okutmuştu onu, bizde de sosyalist gruplar temel kaynak olarak kullanıyorlar. 30 yılda 4. baskısında. Şişmanov’un Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi de çok okundu. Önsözde, Kemalistlerin 1921’de TKP kurucusu kadroyu imha ederken, sosyalizan eğilimler taşıyan Çerkes Ethem’in Yeşil Ordusu’nu ve mecliste bulunan legal Halk İştirakiyun Fırkası’nı kapattığına da işaret etmemize, nedense Yalçın Küçük takmıştı. Bu konuda Mete Tunçay’ın belli tarihe kadar gelen dökümantasyonu dışında kaynak yoktu. Rosa Luxemburg’un Spartakistler Ne İstiyor’u, György Lukacs’ın Devrimin Güncelliği (12 Eylül rejimince yasaklandı), James Collany’nin İrlanda’da Ulusal Sorun’u (ulusal soruna sosyalist bir perspektifle eğildiği için seçmiştik), Gramsci’nin Çocuklarıma Mektuplar’ı, Rozaliyev’in Türkiye’de yükselen tekelci kapitalizme ilk kez dikkat çeken kitabı Türkiye’de Sınıflar ve Sınıf Mücadeleleri, Selçuk Demirel’in çizgileriyle 70’ler döneminin iyi bir belgesi olan Bir Acaip adlı albümü, Guevara’nın Bolivya Günlüğü (1969’daki Ant baskısı yasaklanmıştı) ilgi gören ve yayınevinin imajını oluşturan kitaplar oldu.

12 Eylül’de yayınlarınıza ara verdiniz mi?

O dönem hiç ara vermedik, herhalde Marksist çizgide olup da ara vermeyen tek yayıneviyiz. Doğrudan Marksist kitapları yayınlayamayacağımız anlaşılınca, en azından askeri rejimleri, ekonomi politikalarını sorgulayan kitaplar yapabilirdik. Mustafa Sönmez’den 12 Eylül’ün ilk adımı saydığımız 24 Ocak kararlarıyla ilgili bir kitap yazmasını istedik. Sönmez Türkiye Ekonomisinde Bunalım’ı hemen tamamladı. Bu kitabımız çok büyük ilgi gördü.

Bunu geçiş süreciyle ilgili kitaplarımız izledi. İlk başlık, Nicos Poulantzas’ın Yunanistan, Portekiz ve İspanya’daki geçiş sürecini anlatan Diktatörlerin Krizi’ydi; yasaklanmasın diye “Geçiş Süreci” başlığıyla çıkardık. Sürece cuk oturuyordu. Türkiye’de militarizm geleneği güçlü, Kemalizm ile Salazarcılık ve Frankoculuk arasında benzerlik ve paralellikler vardı. Yunanistan’ın NATO’cu subaylarıyla zihniyet benzerlikler aleniydi. Yunanistan’daki 67 Albaylar Darbesi’ni 12 Mart Muhtıracıları izlemişti. Öyle bir rejimden çıktı adamlar. Bu kitabımız çok okundu hem dışarıda, hem cezaevlerinde .. 1981’de yayınlamıştık, “Okunmaktan lime lime oldu kitaplar,” diyordu cezaevindeki arkadaşlar.

Yine 1981’de Güney Afrika, Güney Kore modeli ve Latin Amerika deneyimi gibi konulara çevirdik gözlerimizi. O dönem için bence, Andre G. Frank’ın bir açık mektubunun da yer aldığı Friedman Modeli Kıskacında Şili, Ulrich Luther’in Güney Kore Bir Model Olabilir mi? önemli kitaplardı. Bunları İhracata Yönelik Sanayileşme ve Serbest Bölgeler ve ‘milli güvenlik devleti’ kavramına ilk kez yer veren Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasal Yapılar gibi derlemeler izledi. Hürriyet Bildirgeleri, Magna Carta’dan günümüze önemli insan hakları metinlerini topluyordu. Neuman’ın ‘Siyasal Partiler’ teorisini, bir seçkiyle zenginleştirdiği kitabını çevirttik, ama çeviri başarılı olmadığından yayınlamadık.

Mete Tunçay’ın bir kitabı var o dönem...

Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler. Tunçay 1979’da Moskova’ya gitmişti. Türkiye Komünist Partisi’nin 1. Kongresi’yle ilgili belgeleri Komintern Arşivleri’ni karıştırırken bulmuştu; siyasi tarih açısından bir hazineydi. Bir araya getirdiği diğer belgeleri bu başlıkla yayınladık. Herhalde toplanabileceğini düşünmüştük ki, kitapları başka bir yere koyduk. Nitekim bizzat 1. Ordu Komutanı’nın imzasıyla yasaklandı. Kısa bir soruşturmanın ardından kitapların konduğu yer bulundu ve Ayşe, ‘Sıkıyönetim emirlerine uymadığı’ gerekçesiyle tutuklandı. Kendisine ifadesi alınırken, “Biz bir kuşağı mahvettik, siz neyi hortlatmak istiyorsunuz?” denmişti. Cunta daha o sırada bütün yasaları değiştirmeye zaman bulamadığından, Ayşe, Mete Tunçay’la birlikte yargılanmadı. Herhalde sivillerden daha cesur bazı askeri hakimlere denk gelmişiz ki, iki dava da beraatle bitti. Hatta kitapların iadesi için karar çıkartmayı başardık. Ama Toruntay Paşa’nın emriyle yeniden toplatıldı. Tek yapabildiğimiz, zulaya biraz kitap atmak oldu.

Başka kitaplarınızda, İsmail Beşikçi’de de aynı sorunları yaşamış olmalısınız.

Pek kitap kaptırmadık aslında. Bir tek, Beşikçi’nin Cumhuriyet Halk Fırkası Programı ve Kürt Sorunu adlı kitabından 2.000 adete yayınevinde el kondu. O da tedbirsizliğimizden, TCK’nın 141., 142. maddeleri kaldırılınca kitap toplamıyorlardı. İlk kez yayınevine kitap indirmiştik, 1991 Temmuz’unda. Önceden Beşikçi’nin kitapları çıktığı gün elimizde ne kadar adres varsa gönderiyorduk, yasaklanacağını bildiğimizden. Polisler hayret ediyorlardı. Bir çeşit Samizdat yayınevine dönmüştük.

12 Eylül döneminde üç alanda dikkati üstünüze çektiniz: Marksist teori, “Yeni Sesler” dizisi ve 11. Tez dergisi. Gericilik döneminde Marksist teori niye hâlâ önemliydi ve bu kitaplar okurda nasıl karşılık buluyordu?

1983’te Alpaslan Işıklı’nın Özyönetim başlıklı kitabını yayınlayınca savcılıktan yine davet geldi. Artık Marx’ın ‘M’sinin geçtiği kitaplara bile tahammül yoktu. Daha önceki üniversite baskısını göstererek paçayı o seferlik kurtardık, ama ‘ayağınızı denk alın, gözümüz üstünüzde’ ihtarını almıştık. Yine de Wallerstein, Frank, Arrighi, Amin gibi Batılı/Doğulu Marksistleri yayınlamaya devam ettik. Bunalımın Dinamikleri’ni yayınladık. Ancak, Wallerstein’ın dünya sistemi hakkındaki makalesinden Mao Ze Dung alıntılarını avukatımızın uyarısı üzerine çıkardığımı hatırlıyorum. Bu beni o kadar üzdü ki, bir daha asla dedim kendi kendime. Dışarıda kalabilmiş ender kişilerdendik ve üzerimizde inanılmaz yük vardı, Ayşe bir dağıtımın, bense yasaklanmış bir gazetenin şirketinin yasal sorumluluğunu üstlenmiştik. Yeni bir tutukluluk, zincirleme sorunlara yol açabilirdi. Nitekim Ayşe’nin 1984’te 40 gün gözaltında kalması yeni bir ekonomik krizin başlamasını tetikleyecekti. Ancak 83 seçimlerinden sonra kendi programımıza dönebildik. Tam gaz Hilferding, Lukacs, Gramsci, Korsch, Wallerstein, Kollantay, Luxemburg, Della Volpe, Deutscher, Buharin, Miliband, Anderson, Benjamin, Althusser, Dobb, Ricardo, Salama, Laclau, Claudin çevirtmeye giriştik. Fransa’daki 68 kuşağının yayınevi Maspero’nın “Halkın Anıları” dizisinden ilham alıp, mantığı önderlerden çok militanların anılarına yer vermek olan “Yaşam ve Anılar”ı başlattık.

Nikaragua, Bolivya, Brezilya, Salvador ve Şili yanında, Türkiye sosyalist hareketinden ya da İran, Filistin, Nazizme karşı silahlı direnişten militanlar ve aydınların anılarını yayınladık. Bu bir anlamda deneyimlerini aktarmaya ve sorgulamaya kapalı bir toplumun sosyalistlerini, devrimcilerini yazma çabaları içine girmeyi teşvik etmeyi amaçlıyordu. Bizim bu çabamız sıcak bir yankı da aldı. Gerek içerden, gerek dışarıdan, sürgünden kitaplarımız ilgiyle izleniyordu. İspanya, Lübnan, Yunanistan iç savaşlarıyla ilgili kapsamlı kitaplar yayınladık. Umut ediyorduk ki, bir gün 1975-1980 yılında Türkiye’de yaşanan iç savaşa ilişkin, Frazer’in İspanya ya da 68 için yaptığına benzer sözlü tarihi de içeren bir çalışma yapılır.

Hapishanede yazılmış şiir ve romanları “Yeni Sesler” dizisinden art arda yayınladınız. Sonradan bunlara ‘hapishane edebiyatı’, ‘hapishane romanları’ diye takılarak eleştirenler, hatta saldıranlar oldu. Nasıl ve neden aldınız böyle bir kararı?

Ayşe ‘81’de hapishanedeyken çok arkadaş edindi. O dönem basın davalarından tutuklananları bağımsızlar koğuşuna koyuyorlardı. Ayşe oraya gitmek istemedi; cezaevi yönetimi devrimcileri ‘katiller, canavarlar’ olarak lanse ediyordu, ona, ‘Siz aydın bir kadınsınız, ne işiniz var haydutların arasında,’ demişti. Ayşe ise onların deneyimlerini birinci ağızdan dinlemek, dayanışmak istiyordu. Bir sürü arkadaş edindi ve cezaevlerinde yatanlar adına bir şeyler yapma isteği duydu. Tahliye olduktan sonra içeriye kitaplar gönderdi, kendisi götürdü, kitapsız bırakmadı onları.

Seçimlerden sonra ANAP iktidara geldi, bir sürü insan sesini çıkarıyordu, Ayşe de içeridekilerin katiller, eşkıyalar olmadığını göstermek, bu imaja karşı durmak istiyordu. 1985’teki ilk kitap idam istemiyle yargılanan bir siyasi tutsağın şiirleriydi: Ersin Ergün’ün Bir Avuç Şiir’i; sonradan bu şiirlerin bazıları bestelendi. İkincisi, Hüseyin Şimşek’in Ayrımı Bol Bir Yol’u, açlık grevleriyle ilgili ilk kitap oldu.

Üçüncü kitap olarak yine bir roman gündeme geldi. 1984’te PKK ilk eylemlerine başladığında, o dönemki ‘sivil’ hükümetin cevabı, iki devrimciyi infaz etmek oldu. Hıdır Aslan ve İlyas Has, İzmir’de idam edildiler. Devam etseydi idamlar, asılmak için sırayı bekleyen A. Kadir Konuk’tu. O günlerde Konuk’un Gün Dirildi romanını Ayşe Düzkan’a gönderdiğini öğrendik ve hemen peşine düştük. Kitap büyük bir heyecan yarattı o dönem. Ve bir gün geldi, Kadir Konuk filimlerdeki gibi firar etti, Almanya’da Heinrich Böll’ün evinde onur konuğu olarak ağırlandı. Kendinden önce sehpaya yollanan Hıdır ve İlyas için bir kitap hazırladı orada.

Elinize başka romanlar geliyordu da, içlerinden mi seçim yapıyordunuz?

Tabii, birçok şiir, hikâye, roman, hatta röportaj gelmeye başladı sonra. İlk başta inanılmaz yöntemlerle çıkarılıyordu cezaevi ürünleri. Ayşe Hülya’nın (Özzümrüt) şiirleri de cezaevinden kaçak çıkarılmıştı. O Metris’te yatıyordu. Küçücük pelur kâğıtlara yazılmış; gömlek kollarına, yakalara dikilmiş, mektup satırları arasına. Onlar tekrar yazıldı, dizildi ve ortaya Dövüşenler Konuşacak adlı kitap çıktı. Kadir Konuk’unkiler görece rahat döneme denk geldiğinden defter olarak ulaştı. Ama bu arada cezaevi operasyonları sırasında ne ürünler yok edildi!

Daha sonra yine iyi şiirler geldi. Ender Öndeş’in şiirlerini Seçkin Selvi, 1981 yılında keşfedip Tiyatro 81 dergisinde yayınlamıştı. Onları İnce Yazılar başlığıyla kitaplaştırdık. Dönemin edebiyatıyla ilgili kapsamlı inceleme yapılsa, o şiirlerin çoğunun İspanya Savaşı’nın ürünleri, şarkıları gibi geleceğe kaldığı görülecek. Cezaevinde intihar eden bir devrimci genç vardı Fatsalı, Kenan Özcan. Onun şiirleri ve mektuplarını derledik, Sizinle Kaldı Sevdam başlığıyla.

İçeride yatanlar sizin diziniz sayesinde, yazdıklarına bir eser üretme ciddiyetiyle bakma fırsatı bulmuş oldular; tamam, yazılanların bir kısmı öykünmedir, bir kısmı gerçektir, ama yaratıcı bir dürtü sağladı insanlara. Bu anlamıyla müthiş derecede yüksek bir moral değere sahip oldu; inanılmaz bir güç verdi.

Ben hiç pişman değilim, İspanya İç Savaşı ya da temerküz kampı benzeri deneyimlerin metinlerini okuduğunuzda, siz onları, yazıldığı özgül koşullardan soyutlayamazsınız. Onlar insanlığa kalmış belgelerdir, edebi ürün olmaları yanında. Ne yazık ki edebiyat çevresinden bu yeni seslere karşı özel bir saldırı tavrı da geliştirildi.

Özellikle hatırlıyor musunuz, kimlerdi?

Tabii, üstelik bizim yardımcı olduğumuz Ankara’daki bir edebiyat çevresiydi ilk saldırıyı yöneltenler. Dergi çıkarıyorlardı, Yalçın Küçük’ün sübjektif, olumsuzlayıcı bakışının etkisindeki gençler. Çabamıza küçümseyen, aşağılayan bir tavırla baktılar. Genç yazarların bir çevre oluşturup etkili olmalarından korkuldu. En üzücü tepkilerden biri de Adalet Ağaoğlu’ndan geldi. ‘Hapishane edebiyatı mı yaratılmak isteniyor’ şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Bu tip saldırılar içerideki arkadaşları yazmamaya itti, sanki yanlış, boylarını aşan şeyler yapıyorlarmış gibi. Zaten alıngan ve kırılgandılar. Duraksadılar. Ankara’da genç bir şair vardı, avukat, Edebiyat Dostları’ndan Akif Kurtuluş. Hatta Akif, cezaevine gidip Ayşe Hülya’yla konuştu. Edebiyat çevresi haksız rekabet oluyor benzeri bir duyguya kapıldı, insanlar hapiste yatıyor olma konumlarını kullanıp duygu sömürüsüyle, onların gerçek edebiyatların önünü keseceklerdi sanki!

Adalet Ağaoğlu böyle bir tavır sergilerken, Zeynep Oral gibi profesyonel bir gazeteci çok duygusal bir yazı yazmıştı, bu yazma eylemini destekleyen. Liberal bir kadındı; hümanist bakışıyla bizim ne yapmak istediğimizi anladı, bence. Oysa bazı ‘solcular’ ciddi derecede rahatsız oldular. Acaba goşistler, komünistler yeniden egemen olup, 12 Eylül’ün sağladığı ‘sanat yapma özgürlüğü’nü ihlal mi edeceklerdi? Maalesef, Türkiye’deki solun önemli zaaflarından biri, hümanizmadan yoksun oluşu. Beni en şaşırtansa, Nevzat Çelik hapiste açlık grevi yaparken, destek istediğim Attila İlhan’ın, “Arkanızda kimin olduğunu biliyorum, ben kendimi kullandırmam,” demesiydi. Oysa naif bir ruh haliyle, 16 yaşında genç şair olarak hapse konan Attila İlhan’ın Nevzat Çelik’le en iyi empati kuracak kişi olduğunu sanmıştım.

Tepkileri abartıyor olabilir misiniz? Zira o dizide ve dönem yazarları/şairlerinde, edebiyat estetiği açısından ‘ham’ sayılabilecek birçok metin/şiirin bulunması çok mümkün. Ayrıca, basacağınız kitapları seçerken -veya elerken- sizin ölçütleriniz nelerdi; yetenek, üslûp, dil ... Dayanışmanın yanında neye önem veriyordunuz?

Bunlar da yerinde sorular. Elbette teknik açıdan yapıcı bir diyalog kurulabilseydi, belki bu gençlerin yazdıkları daha olumlu bir düzeye evrilebilirdi. Ama onun yerine Türkiye’ye özgü biçimde inkâr ve aşağılama egemen oldu. Hepsi bir çuvala doldurulup, ‘hapishane edebiyatı’ diye mühürlenip, torbanın ağzı bağlandı. İyi hatırlıyorum, bir kitaptaki önsözümüzü bahane ettiler, ‘hani siz, bu diziyi sadece dayanışma olsun diye çıkarıyorsunuz’ diye. Buna razılar; içeridekiler tamam ‘zavallı’ çocuklar, ama hadleri olmayan şeylere kalkışırlar, edebiyatın kutsal alanına girmeye çalışırlarsa büyük tehlike doğacakmış gibi ...

Dışarıdan bakıldığı kadarıyla da epeyce hasmane bir tablo...

Yapıcı eleştiri olsa söylenenler, daha iyi yazmaya yönelik teknik öneriler, üslûpla ilgili hatırlatmalar, bu anlaşılabilir; ama çok saldırgan, kompleks dolu, tamamen negatif bir tutumdu. Dünyadansa olumlu tepkiler aldık. Bazı şiirler Uluslararası Pen aracılığıyla başka dillere çevrildi. Tabii dostça tavırları göz ardı etmemeli. Nevzat Çelik Hollanda’da şiir ödülü almadan önce, Akademi Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Danimarkalı şair Nordbrandt, Nevzat Çelik hapiste açlık grevi yaparken, dayanışma için geldi ve Aziz Nesin’le birlikte basın toplantısına katıldı. Sonuçta bütün bunlar, daha erken bırakılmasında etkili oldu, bence iyi bir şeydi. Ayrıca Nevzat’ın şiiri iyi şiir, 12 Eylül’ü simgeleyen birkaç şairden biri. Bunların gelecek zamanlara kalacağı kanısındayım. 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili Rumların yaptığı bir belgesel izlemiştim geçenlerde, orada Nevzat Çelik’in şiirinden yapılmış bir müzik kullanılıyordu. Tek başına bu bile önemli bir katkı.

Ahmet Kaya’nın bestelediği şarkı mı?

Evet, tabii Nevzat’ın şiirini onun bestelemesi entelektüeller açısından ayrı bir aşağılama, yok sayma sebebiydi. Nevzat, edebiyatçı olarak kabul edilmek istediğinden, o bile rahatsız olmuştu şiirlerini Kaya’nın bestelemesinden. Aslında ikisi birbirini besliyordu. Biri Nevzat Çelik’in şiiriyle popülerleşti, öbürü de Ahmet Kaya’yla kitleselleşti. Bir anda Nevzat Çelik, 12 Eylül’de yok edilmek istenen şeyin simgesi haline geldi. Tahliye edilince Ankara’da bir imza günü düzenledik. Adeta genç bir aziz gibi algılandı. Anneler, kardeşler, aileler geldiler imzaya, başını okşayanlar oldu, çocukları yerine koyup. Gece yarılarına dek sürdü ilk imza töreni.

Biz hoşnuttuk. “Yeni Sesler”le bir kapı açtık, belki başkaları da açabilirdi. Sonra hapisten çıkan arkadaşlara verdik bu dizinin editörlüğünü. Bizim zamanımız kısıtlı olduğundan, Soysal Ekinci üstlendi, cezaevinden gelen yazıları değerlendirmeyi.

1991’de infaz yasası çıktı, 12 Eylül kuşağı bir şekilde serbest kaldı, biz de amacımıza ulaştığımızı düşündük. Seriyi devam ettirmedik. “Yeni Sesler” projesini yürütürken en büyük hayallerimizden biri, Türkiye’nin inanılmaz, o eşi benzeri olmayan başkaldırıcı yönünü de yansıtmaktı. Ben gazeteci olarak da izlediğimden iyi bildiğim bir gerçek bu: Türkiye’de hakikaten böyle bir dönem yaşandı mı? Fakat o mücadeleye katılanların önemli bir kısmının şimdilerde yenik bir ruh hali içinde olması, bence 12 Eylül’ün en büyük zaferidir.

O dönem çıkardığınız 11. Tez, bizce 12 Eylül’den sonraki ilk ciddi teorik arayış dergisiydi. Nasıl bir gruptu bu?

Farklı siyasal eğilimlerde, bir bölümü yurt dışındaki akademisyenlerden oluşuyordu. İlk aklıma gelen isimler Gülnur Savran, Sungur Savran, Tülay Arın, İşaya Üşür, Cengiz Arın, Nail Satlıgan’dı. Şevket Pamuk bizimle beraberdi. Başka? Korkut Boratav, Tanju Akad, Mustafa Sönmez, Attila Eralp, Ömer Erzeren, Ahmet Tonak, Hacer Ansal… Temel kaygı, her cepheden saldırıya uğrayan Marksizme sahiplenme ve savunusunu yapmanın ötesinde, onu yeni gelişmelere uyarlayan incelemelere yer vermekti. Bu 12 Eylül’den sonra önemli bir meydan okumaydı.

Niye kapattınız 11. Tez’i?

Biz kapatmadık da, bir araya gelemez olduk, yeni bir dönem başlamıştı 1990’larla birlikte. Görüş olarak hepimiz önemine inanmaya devam etsek de, bazı arkadaşlarımız aktif politika içine girmişti, Gülnur feminist harekete dalmıştı, Kürt sorunu gündeme gelmişti, Türkiye açısından paradigmalar değişmişti. O dönem yaptığımız en güzel çalışmalardan biri, Körfez Savaşı’na karşı imza kampanyasıydı. Bu işin motoru da 11. Tez takımıydı, Belge Yayınları da imzaların toplandığı merkez oldu. Çok farklı kesimlerden imzalar gelmişti o zaman, eski demokratlardan bile.

Başka dergileriniz de olmuştu?..

“Türkiye Sorunları” ve “Dünya Sorunları”. “Dünya Sorunları” daha çok tercümeye yoğunlaşan, Batı dillerindeki Marksist yazılardan, belgesel niteliğindeki tematik meseleleri işleyen makalelerden oluşuyordu. Süreli yayın organıydı ama dergi olarak çıkamıyordu, 12 Eylül yeni dergiye izin vermiyordu, belki on yıl sürdü fiili yasak. Başka bir derginin isim hakkını alıyordunuz 80 öncesinden. Uyduruk dergiler prim yaptı bu yüzden. Veya seçki olarak düzenliyorduk süreli yayınları. Sonra onun da önü kapandı, adamlar pes ettiler.

Dağıtımcılık deneyiniz de var: Cem-May.

Hep tehdit altında olduğumuz bir dönemde Ayşe, bir sol dağıtımevini yönetmeyi kabul etti. Hapse konan yöneticisi Cumhur Bey ortaklarından birisiydi. Hem Cumhur Bey’in ailesi hem de hisse sahibi olan Aziz Nesin ve Cem Yayınları editörü Oğuz Bey, Ayşe’den yöneticiliği üstlenmesini rica ettiler. Ama önemli bir sorumluluktu, Belge’nin pek yararına olmasa da. Ben de Alan Yayınları’nda yoğunlaşmıştım, kolektif bir proje olduğu için. Belge bir süre üvey evlat muamelesi gördü, temposu yavaşladı. Ayşe yönetimi devraldığında dağıtım şirketi yağmalanmış vaziyetteydi. Bütün yayınevleri kitaplarını çekmişlerdi. Ayşe orayı tekrar canlandırdı ve orası 81’den sonra, öncelikle sol ve ilerici yayınlar için dağıtım yapan tek yer oldu. Marksist kitaplar 12 Eylül’ün en karanlık günlerinde bile bulunurdu, insanlar gelir, sessizce kitaplarını alırlardı, çok konuşmadan.

Bir ara Alan-Belge (Yayınları) olarak birlikte anılıyordunuz...

Alan Yayıncılık, kolektif bir projenin parçası olarak oluşturuldu. Demokrat gazetesi yöneticilerinden Emin Galip Sandalcı, Arslan Başer Kafoğlu, Aslan Kahraman ve Adnan kurucu olduk. Ben yayın yönetmenliğini, Ayşe, dağıtım sorumluluğunu üstlendi. Yayınlanacak kitapları ben belirliyordum. Alan’da daha çok demokrasi kültürünü besleyecek kitaplara ağırlık verdim. Matbaadan dağıtıma bir anlamda bütün ayakların bir yapı içinde toparlanmasını amaçlıyorduk. Bu proje yürüseydi, yayın alanında en büyüklerden biri olunabilirdi. Ama olayın bir ucu siyasete dayanınca bu tür projelerin devam etmesi çok zordur. Bir süre sonra Demokrat bünyesi içindeki sorunlar yayınevine yansıdı. Aslan Kahraman ve yayınevinde yardımcım olan Ömer Faruk ayrıldılar. Benim için çok üzücü bir olay oldu. Bir süre sonra Ayrıntı Yayınları’nı kurdular. Alan Yayıncılık bir anlamda onlar için bir okul oldu. Başarılı olmalarına sevindim. Daha sonra çok emek vererek kurduğum Alan Yayınları’ndan siyasal sebeplerle kendim de ayrılmak durumunda kaldım. Bir anlamda yürütülemeyeceğini biliyordum. Çünkü bu iş entelektüel yoğunluk ister, tutku ister, tabii kaliteli yayıncılık isteniyorsa.

Keşke haksız çıksaydım ve bu potansiyel kullanılabilseydi. O dönem Belge Yayınları damgalanmış bir yayıneviydi, sol olarak; dönemin koşullarında sınırlı şekilde yayılabiliyordu. Kitabevleri, dağıtımcılar Belge’den kitap almak istemiyorlardı. Ama Alan Yayıncılık benzer kitapları bastığı halde farklı bir yayınevi olarak algılandı. Aslında Alan benim entelektüel eğilimlerimi tatmin ediyordu, Belge’yse siyasal tutumumu. İlk yıllarında, yayına devam eden fazla yayınevi de kalmadığından Alan çok popüler oldu. Solun da entelektüel bir açılıma ihtiyacı vardı sanırım. Orada akademik bir program hazırladım. Orada yaptığımız birçok kitap, bugün hâlâ üniversitelerin okuma listesinde. Adam Smith’in Ulusların Zenginliği, mesela. İki komünist arkadaşım kaçak durumdayken çevirdiler bu kitabı. Edebiyat dizisi de oluşturduk; dizinin ilk kitabı, Dido Sitoriu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’yaydı. Bir anlamda “Mare Nostrum” dizimiz bu kitapla başladı.

Ayrılma sebebiniz neydi?

Temel sorun, siyasaldı. Alan’ı Cunta’nın kapattığı ve bir gün yeniden çıkmasını hedeflediğimiz Demokrat gazetesinin uzantısı olarak düşünmüştük. Bu gazete bir daha asla çıkamadı. Türkiye Sorunları dergisi içinde bir tartışma süreci başlatmayı, hareket içinde farklı eğilimler bulunmasının doğal ve meşru olduğunu, buna rağmen eylemde birlikte olunabileceğini Sandinist deneyimden hareketle savunduk. Önce derginin kapatılması istendi, sonra yönetimden çekilmemiz. Kürt sorununda ayrı düşmemiz başka bir kırılma noktasıydı, biz İsmail Beşikçi kitaplarını Alan Yayınları’nda yayınlamaya başlamıştık. Bu belirgin bir rahatsızlık yarattı. Biz de ayrılmayı uygun gördük.

Alan Yayıncılık gibi potansiyeli olan bir yayınevi ne yazık ki battal edildi. En azından Dünya Sorunları’nı vermeyip Belge’de çıkarmadığıma çok pişman oldum. Tematik bir çeviri dergisine ihtiyaç vardı ve sanırım orada teorik güncelliği iyi kovalamıştık. Doğu Avrupa devrimleri dosyasını hazırlarken, neredeyse her ay bir ülkede değişim yaşanıyordu. Adeta teorik bir gazetecilik yapmıştım. Arnavutluk’ta da çöküşün kaçınılmaz olduğunu vurgulayan bir analize de yer vermiştim. O zaman Arnavutluk sempatizanı arkadaşlar pek hoşlanmamışlardı bu yazıdan, ama derlemenin çıkışından bir ay sonra bu gerçek oldu.

Sonuçta biz bir ‘emanetçi’ydik, ama ‘inisiyatif’in ne kadar önemli olduğunu da kanıtladık. Direniş ruhu taşıyan, genç arkadaşlarla harikalar yarattık zor dönemde. Keşke 12 Eylül sonrasında yıllarca süren bu direniş ruhu ve inisiyatifçilik ölmese, öldürülmeseydi. Dağıtımda ve yayınevinde onların desteği olmadan, kitapçı ve yayıncı arkadaşlarımızla dayanışmalarımız olmasaydı hiçbir şey başaramazdık. Asıl ‘sahipler’ gelince de, Cindoruk gibi köşeye çekildik, sözümüzün eri olarak. Bir anlamda bu bizim özgürlüğümüz oldu. Dört nala insan hakları mücadelesine daldık, ayak bağlarımızdan kurtularak.

Halen sürdürdüğünüz “Mare Nostrum” dizisi, Loksandra – İstanbul Düşü, Hegnar Çeşmesi, Acı Limonlar, Yitik Kentin Kırk Yılı, Musa Dağ’da Kırk Gün gibi kitaplarla büyük ilgi toplamıştı.

‘Mare Nostrum’, yaşadığımız coğrafyada, Akdeniz çevresinde yaşayan halkların kültür ve edebiyatını dert edinmesini anlatan bir terim. İlk kaygımız, tarihti. Resmi tarih Türkiye coğrafyasında yaşayan halkları tarihten sildiği için daha çok önem kazanıyordu bu kaygı. Aynı yaklaşımın edebiyatta da, hatta bazen edebiyatta daha önemli olduğu kanısındaydık. İlkin Annales ekolüne dair bir seçki hazırladık. Braudel’in Akdeniz kültürüne ilişkin bir kitabını tercüme ettirdik Yılmaz Öner’e. Ama Metis bastığından yayınlayamadık. Bir Hırvat tarihçinin nefis kitabı vardı, Brankoviç’in. Paris’te verdiğim bir konferansa gelmişti. Yine parasız bir dönemdi. İyi bir çevirmen ayarlayamadığımdan daha sonra Yapı Kredi’den çıktı. (Lévi Strauss’un Hüzünlü Tropikleri’ni Attila Tokatlı’yla yapacaktık. Leviathan’ı çevirtiyorduk. Ne bileyim, Gülün Adı kimsenin haberi yokken elimizdeydi.)

Edebiyat, kendimizi anlatabilmemiz için de en önemli araçlardan biri olduğundan, Anadolu’daki birçok kültürün mirasına yöneldik. Anadolu’daki bir kasabayı, kenti, bir coğrafyayı anlatacaksak başka bir yolla mümkün olmazdı bu. Yunan edebiyatından başladık. İlk deneyimi Dido Sotiru’yla 1982’de yapmıştık. O kitapta da kendimizi askeri mahkemede bulduk, çevirmeni Atilla Tokatlı Sıkıyönetim’de yargılandı. O zaman 159. maddeden açılıyordu davalar, suçlama Türklüğe, Türk ordusuna hakaret, zamanın 301’i. Yine beraat ettik. Daha sonra, Ömer Asan’ın Pontos Kültürü adlı kitabı nedeniyle, yayınından 5 yıl sonra aşırı milliyetçi çevrelerin gazabını çektik. TV programlarında iki yazarımız manevi olarak linç edildi. Ayşe’nin hastalık dönemiydi, savcılığın celbi gelmişti son haftasında. Aynı çevreler yazarımız Yorgo Andreadis’in ülkeye girişini yasaklatmayı başardılar. Ne yazık ki entelektüel çevreler o dönemde bizi yalnız bıraktılar. Cüzamlı gibi olmuştuk. Ama aynı çevreler daha sonra Hrant Dink, O. Pamuk, Elif ?afak’ı boy hedefi aldı. Andreadis’in yasağının kalkması için imza kampanyaları düzenledik, ki hâlâ yasaklı.

“Mare Nostrum”a dönersek. Üstünde yaşadığımız topraklarda tarih ile edebiyatın buluştuğu mirasın zenginliği, değil mi?

Tarih, merakımızın bir parçasıdır Mare Nostrum’da. Edebiyat aracılığıyla geçmişe yolculuk yapma tutkusu da diyebiliriz. Adeta kendimizi, ülkemizi keşfetmek, kendimizi duymak. Bu bakımdan okurlardan da çok güzel karşılık bulduk. Birçok insanın kaygısı, merakı olduğunu öğrendik. Kimi mübadil, Yunanistan’dan gelmiş. Kimi kendi yaşadığı bölgede, tarihte neler olduğunu merak ediyor. Bizce Mare Nostrum bir tutku işidir. Yayıncılık da zevk alıyorsanız güzeldir. Araştırmak, ilk olmak... En iyi motivasyonlar bunlar. Biz o bakımdan çok sevinç yaşadık. Latin Amerika edebiyatında da birçok yazarı ilk çevirdik, Eduardo Galeano başta. Okurlarımızdan çok olumlu tepkiler aldık. Ayrıca, dönem dönem hem kaçaklar hem cezaevindekilerle ayrı bir dayanışmamız, işbirliğimiz oldu. Bunlardan biri de sendin, Osman. Sen de çeviriye bizimle başladın. Hatta, ‘91’de tahliye olamayacağını öğrenince, en hızlı çevirini yaptın.

Evet, gecenin ikisinde tahliye olamayacağımız kesinleşince 36 saat, hiç durmadan.

Dolayısıyla, çok farklı dönemlerde yayıncılık yaptık, 1977 ile 1980 farklı bir dönemdi, 1980-1990 farklı, 1990 ile 2000 arası farklı; tabii 1990 ile 2000 arasına Kürt sorunu damgasını vurdu.

Kürt sorununa Beşikçi’nin kitaplarıyla başladınız, değil mi?

Evet, 1990’da Devletlerarası Sömürge Kürdistan kitabıyla başladık Kürt sorununu deşmeye. Bugün bile, meydan okuyucu, ‘gel beni döv’ diyen bir başlık. Onu ilk bastığımız gün, eve âdeta ‘helalleşerek’ gittiğimizi hatırlıyorum. Kadim dostum Ümit Fırat bu teklifi getirdiğinde hiç tereddütsüz kabul ettik. Belki de biraz çılgınca bir cesaretti. Bizim için idoldü Beşikçi, üniversite yıllarımızdan beri. İsmail Beşikçi, yayıncısında bağımlılık yaratan bir yazardır. Bir yıl içinde ne maceralarla 5 kitabını yayınladık. Bir çeşit sivil itaatsizlikti. Sonra yeniden tutuklandı. TCK’daki değişiklik sonucu 1991 baharında yeniden serbest bırakıldı. Bir anlamda Beşikçi davaları bir platform oldu, Kürt sorunu tartışılmaya başlandı. Hiçbir Kürt yayını yoktu bu kitaplar çıkana dek. Üstelik ilk defa Kürdistan başlığıyla bir kitap çıkıyordu, 12 Eylül’den sonra. Bir çeşit şok yarattı. Ayşe’nin ve Beşikçi’nin davaları düşünce özgürlüğünün simgesi haline geldi. Sungur Savran ve birçok aydın, Beşikçi’yle dayanışma komitesi kurdular. Uluslararası arenadan protestolar yağdı. Ama ne yazık ki, Beşikçi davaları Ankara’ya taşındıktan sonra bu ilgi söndü. Kürt sorununun iyice tırmandığı 93-99 yıllarında, İsmail Beşikçi bir anlamda Ankara’da tecrit oldu.

Ayşe, arada şeklen, bütün kitaplarını Belge’nin yayınlaması doğrultusunda bir sözleşmesi olmasına karşın, Beşikçi hocaya karar serbestisi tanımıştı. O da iradesini toplu yapıtlarını yayınlama konusunda başka bir yayınevi doğrultusunda kullandı. Bunu da saygıyla karşıladık. Gerçi Ayşe de görevini tamamladığına inanıyordu. Bir kampanya yürütmüştü İsmail Beşikçi için, 141-142. maddeler kalkmıştı, birçok Kürt yayınevi kurulmuştu. Misyonunu tamamladığını düşünüyordu o konuda, yine de üzüntü duydu elbette bu ayrılıştan dolayı.

Bizim karınca kararınca katkımız oldu herhalde bu olumlu sürece. Kürt sorununu mahkemelerde tartışma konusu haline getirmek bile – ki Ayşe’nin başarılı bir çabasıydı – önemliydi. Kaldırılmasına katkıda bulunduğu 141-142. maddelerin iptal edilmesinin sonradan getirisi de oldu. Beşikçi davalarından beraat etti. Ne zaman? Mart 1991’ de. Daha sonra mahkemeler ne yapacaklarını bilemediler ve Terörle Mücadele Yasası çıktı. İlk toplatılan yine Beşikçi’nin kitabıydı.

Sonra, soykırım kitaplarına yöneldiniz.

Yugoslavya’da Sırp milliyetçilerin soykırıma dönüşecek bir kıyım politikası başlamıştı Bosna’da. 94’te Afrika’da Ruanda’da bir soykırım yaşanacaktı. Ama biz Afrika’daki olaydan önce, Yugoslavya’daki ihtilaflar yeni olgunlaşırken, asıl Kürt sorunundan dolayı Türkiye’de soykırım potansiyeli bulunduğunu düşündük. Bunu tartışmaya açma gerektiğine karar verdik.

Kürt sorununu deştikten sonra Ermeni tabusuna yöneldik. Resmi tarih sorgulamaları ve yeni bir potansiyel soykırımın önüne geçme bakımından 92’de bu konuyu programımıza aldık ve ilk kitap olarak, Ermeni Soykırımı kitabını seçtik. Kitap 93’te gün ışığına çıktı ve derhal yasaklandı. Kürt sorununda görmediği bir tepkiyle karşılaştı Ayşe. Düşünün, bir ülkede fiili bir savaş yürüyor, Kürt sorunu canlı bir mesele, ona daha çok tepki gelmesi lazım, fakat öyle olmuyor. Bu da ne kadar derin bir mevzu olduğunu gösteriyor Ermeni sorununun. Sorgusu gergin olduğu gibi, duruşmaları da olaylıydı. Mahkeme kararları bir sayfayı geçmezken, sayfalar dolusu gerekçeler yazılıyordu. Ama Ayşe, Ermeni sorununda da bir ışık yakmayı başardı.

Yayınevi ile Gündem gazetesi aynı gece bombalandı. 94’te Çiller-Güreş ikilisinin, ‘topyekûn psikolojik harp’ çerçevesinde Kürtleri destekleyenleri yok etme kararına denk düşen bir gelişmeydi.

O zaman Başmuhasip Sokak’taydık, üstümüzde Welat gazetesi vardı. 3 Aralık’ı 4 Aralık’a bağlayan gece bombalı araba bırakıldı Gündem gazetesinin Kumkapı’daki merkezine. Altta bir tamirci servisi vardı. Cağaloğlu’ndaki binadaysa, bizimle aynı katta boş bir ofisin duvarına yerleştirdiler kalıpları, ‘yeni kiracılar’ olarak. Yüzümüze baka baka. Matkapla çalışıyorlardı, biz sıradan bir tamirat olayı sandık; meğer bomba yerleştiriyorlarmış. Birkaç hedef vardı. Gündem’in bürosu, Welat ve biz. Daha önce tehdit almıştık, ‘bomba koyacağız’ diye, Ermeni Tabusu kitabını yayınladıktan sonra. Hatta bir gün yayınevine geldim, baktım herkes dışarıda. Telefon gelmiş, birazdan bomba patlayacak diye.

Bomba patladığında o katta duvar kalmamıştı, ofisler arasındakiler de. Ben o gece Berlin’e gidiyordum, düşünce özgürlüğü üzerine bir toplantıya. Toplantıda Türkiye’de yargılanan Ayşe de aralarında beş yayıncı konuşacaktı, ama hiçbiri pasaport alamadığı için sadece ben ve Nimet Demir gittik temsilen. Bir de Muzaffer (Erdoğdu), fakat o da havaalanında takıldı. Sabah kalktığımda Ayşe telefon etti, yayınevinin bombalandığını söyledi. Ben hâlâ saf saf soruyordum, şu dosya kurtuldu mu, falan diye. “Sen anlamadın galiba,” demişti, “yayınevi bombalandı”. Bir iki gün sonra sokaktan bulduğu bir fotoğraf getirdi Eren Keskin. Fotoğraf, ta vilayet binasının önüne kadar savrulmuştu.

Bu bombalama bizi zorladı tabii. Yeniden bir ofis açtık, epey dosya kayboldu: Stuart Schram’ın Asya’da Marksizm, Mandel’in üç ciltlik Konsey, Sovyet Deneyimleri derlemesi, Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’nin bir bölümü, Hilferding’in Finans Kapital ikinci cildi, Einstein/Freud Barış Üstüne Yazışmalar, Benjamin’in Zor Üstüne, Wallerstein’ın Modern Dünya Sistemi, Strohm’un Niçin Yoksullar, Dış Borç Krizi derlemesi, Mayakovski biyografisi, Marcel Proust Biyografisi, III. Enternasyonal Kongreleri Tutanakları, Guevara’nın Toplu Yazılar’ı, hatırladıklarım arasında. Devlete karşı dava açtık idare mahkemesinde. Tazminat talep ettik devletten. İdare mahkemesi maddi tazminat talebimizi kabul etmedi, faturayla belgelendirmediğimiz gerekçesiyle. Bomba fatura mı bırakmıştı ki!

O bombalamanın ertesinde, Gündem gazetesinin İstiklal Caddesi’nde toplu olarak satılmasına benzer şekilde veya başka yollarla, yayın dünyası bir dayanışma içinde oldu mu sizinle?

Hayır. Yurtdışında Alman arkadaşlar para topladılar, nefes almamız için. Sadece uluslararası dayanışma gördük. Gerçi biz de güvenlik nedeniyle olayı büyütmek istemedik. Ayşe hapisten yeni çıkmıştı.

Yalnızlaştırılmaya maruz bırakılmanızda, 2000’lerde Türkiye’de yükselen ve -ne yazık ki- solu da etkileyen şovenizmle bağlantılı olarak Belge’nin yalnızlaştırılması, marjinalize edilmesinde Gündem gazetesinin (1999-2002) yayın yönetmeni ve başyazar olmanız, bir etken sayılabilir mi?

Elbette. Gündem gazetesi, tam da Ecevit- Bahçeli koalisyon hükümeti seçimleri kazandığı günlerde çıkmaya başladı, seçimden birkaç gün önce. Ülkede Öcalan davası nedeniyle tam bir isteri havası egemendi. Kürtlerden cüzamlı olarak kaçılıyordu. O zor günlerde bu görevden kaçamazdım. Sanırım fena gazetecilik yapılmadı o zor günlerde, genç Kürt gazeteci arkadaşlar ve Yurdasev gibi sıkı bir siyasi gazetecilik konsepti olan arkadaşımız sayesinde. Buna Ermeni trajedisi, Anadolu’da yaşayan diğer halkların tarihi ve kültürüyle ilgilenmemi de ekleyebilirsiniz. Ama bu bana halkların, sokaktaki insanın sevgisini kazandırdığı için şikayetçi değilim.

Belge, edebiyatta da Mehmet Uzun’a sahip çıktı...

Üstelik Uzun, kendisine sahip çıktığımız noktada sadece Türkiye nezdinde sorunlu bir yazar değildi, Kürt siyasal çevrelerinin gözünde de sorunlu bir yazardı. Ayşe bu iki sorunun birbirinden ayrılması gerektiğini düşündü. Uzun’un Kürtçe yazmasının başlı başına bir siyasal eylem olduğuna inandı. Doğrudan yasaklanan bir dilde edebiyat yapmak başlı başına direnişti. O süreçte Mehmet Uzun’un kitapları reddedilmişti, Yaşar Kemal kendisine büyük destek verdiği halde. Ne Can Yayınları kabul etti onu, ne de Metis. Sonra Yaşar Kemal’in de ricasıyla bize geldi, Mehmet Uzun biraz manevi evladı gibiydi Yaşar Kemal’in. Biz de tamam dedik, 12 Mart’ta aynı davada da yargılanmıştık.

Sizden gidiş sebebi ne oldu?

Bizden gidiş sebebi, piyasaydı. Bizde artık meşruluk kazanmıştı, fakat asıl istediği Kürtlerin Orhan Pamuk’u, Ahmet Altan’ı olmaktı, ki bu onun hakkıydı. Bizim çatımız altında böyle bir noktaya gelmesi mümkün değildi. Biz o kadar donanımlı bir yayınevi değildik. Sistemle sürekli çatışma halindeydik. Siyasal açıdan da bizi riskli olarak gördü. Tabii Ayşe’yi üzen olaylardan biriydi Mehmet Uzun’un ayrılışı. Bizde herhalde yedi kitabı çıkmıştı. Ama bu kaçınılmazdı. Şimdi ne yazık ki ikisi de terk ettiler bizleri.

Sizin açınızdan, sol (olarak kabul görmüş) yayınevlerinin temel sorunu neydi? İletişim, Ayrıntı, Metis ... Siz bayrağı açmış ve 80’li yıllarda taşımışken, 90’lı yılların entelektüelleriyle akademisyenleri sizi değil, onları baş tacı ettiler.

Bir anlamda aydınlar içindeki kaçışın yansıması oldu. Özellikle sol görüşlü aydınlar çok büyük acılar ve sıkıntılar yaşadılar. Hareketleri dağıldı, hareketlerini kendileri sorgulamaya başlayınca daha çok o temelde kitaplar aradılar. Ayrıntı bir dönem popüler oldu, bir arayışa cevap veriyordu. Kuruluş dönemlerinde beş kitabını ben verdim onların: Marx ve Gündelik Hayatın Eleştirisi, çok önemsediğim bir kitap olarak Zamyatin’in Biz’i, hatırladıklarım arasında. Çevirisi hazır kitaplardı, ama redaksiyonla uğraşacak halim yoktu, ‘becerebilirseniz yapın’ dedim. Bu kitaplar Belge’den ya da Alan’dan çıksa çok daha az satacaktı, yayınevinin imajından dolayı. Ama Ayrıntı farklı bir imaj sundu ve netice alındı...

İletişim Yayınları bu sürece daha farklı baktı, çok ciddi bir şey yaptı, hem resmi tarihi hem politikayı sorgulayan, bu sorgulamayı zenginleştiren bir rota tutturdu. Bence çok başarılı bu işlevinde ve halen başarıyla devam ediyor. Sayısız akademik yayınla resmi tarihi en fazla sorgulayan yayınevlerinden biri. Metis, adı gibi melez, aynı zamanda hem piyasada olmayı becerebilen, hem sol avangard entelektüel çevrelerin arayışlarını kollayan bir yaklaşımı var. Edebiyat ‘taste’i iyi. Ayşe’nin ilk kitaplarının dağıtımında onlara yardımcı olduğunu, Metis kurulunca Semih Bey’le konuştuğumuzda ne kadar çok kitapta çakıştığımızı hatırlıyorum. Alan’ın kopseptine yakın anlayışları vardı. Daha sonra Neval el Saadavi’de ve Braudel’de trafik kazası oldu zaten. Birinde biz, ötekinde onlar erken davranmıştı. Metis de benim yapmak isteyip yapamadığım birçok şeyi hayata geçirdi. Carr’ın Rus Devrim Tarihi başta.

‘90’larda bu yayınevleri de Marksist (sol) teoriden geri durdular, önemli ölçüde Batı akademisine yöneldiler, hatta dışarıda basılmamış tezleri bile yayınladılar …

Sosyalizmin çöküşü böyle bir rüzgâr yarattı, ayrıca Türkiye yeniden savaş ortamına girdi. Biz de farklı bir yol izledik. Bir anlamda angajman diyebilirsiniz, ama Türkiye’de 75-80 arasındaki programımız bir boyutuyla iç savaşlara, Sovyet deneyimine, konseylere yönelikken, 12 Eylül’den sonra askeri rejimlere karşı demokratikleşme ağırlık kazandı, 1990’larda da Kürt (ve Ermeni) meselesi. Ama sosyalizmle ilgili yayınlarımız 90’lardan sonra da kesilmedi. Birçok önemli kitabımızı, akıntıya karşı o dönemde yayınladık. Örneğin, Buharin ve Preobrajenskiy’in Komünizmin Abece’sini örneğin 1992’de yayınladık. Claudin’in Kominform’dan Kominform’a adlı önemli kitabını, Lieberman’ın Lenin Döneminde Leninizm’ini, Kollantay’ın Rusya’da İşçi Muhalefeti’ni, Gramsci’nin İtalya’da İşçi Konseyleri’ni, Michael Löwy’nin Latin Amerika Marksizmi’ni, inadına yayınlıyorduk. Bu arada Davis’in Sosyalizm ve Ulusallık, Volpe’nin Sosyalizm ve Özgürlük kitaplarını biraz da teorik güncellikleri nedeniyle yayınladık. Carmen Siriani’nin İşçi Denetimi ve Sosyalist Demokrasi, Osman, senin derleyip çevirdiğin Piyasa Sosyalizmi Tartışması, Alec Nove’nin Uygulanabilir Bir Sosyalizmin İktisadı önemsediğim kitaplarımızdandır. Keza, Gregor Suny’nin, ne yazık pek ilgi görmeyen Bakû Komünü, Rus Devriminde Sınıf ve Milliyet kitabı alanında tektir.

Dolayısıyla, ‘90’larda biz kendi payımıza teoriden geri durmamak için elimizden gelen gayreti sarf ettik, ama eksik görünmemizin bir sebebi, insan hakları alanında, Kürt sorununda, Ermeni soykırımı meselesinde sistemle kavgaya girmemiz ve bu yüzden yaşadığımız ekonomik güçlüklerdir. Özellikle mahkemelerin olumsuz etkisi; bildiğim kadarıyla 40 küsur kitabımız yargılandı. Maliyetini bir düşünün, peş peşe gelen para cezalarının. Elimizdeki çevirileri gün ışığına çıkaramıyorduk ki, yenilerini verebilelim. Para cezaları ve ağır vergilerden elimizde çeviri fonu olarak ayırabileceğimiz kaynak da kalmıyordu. Bu arada şanssızlıklar yaşandı. 1992’de Dünya Sorunları’nı yeniden başlatmaya karar verdik. İzmir’e bir konferansa giderken bindiğim gemi yandı, yanımda olan kapsamlı Latin Amerika Solu Dosyası gitti. Önsözü tamamlamak için yanıma almıştım. Orada havlu attım artık.

En önemli sebeplerden biri de, herhalde 1994’te yayınevinin bombalanmasıydı.

Maalesef öyle, birçok hazır çeviri havaya uçtu, kurtarılabilenler kolilere dolduruldu. Öyle bir kargaşa ki, hâlâ içinden çıkabilmiş değilim. Sonuç olarak, ipin ucunu kaçırdık bir anlamda. Zaman zaman bizim yayınevine değil, yayınevinin bize hükmetmeye başladığını düşündüm. Yaptığımız birçok kitap sıkı redaksiyon gerektirdiğinden, zaman sorunu da yaşıyorduk. Birikmenin önemli sebeplerinden biri buydu. Ama şimdi, mesela bu kış, elimizde yıllar içinde biriken çok fazla sayıda dosyayı eritmeye çalışacağım.

Benim de ‘89-‘90’da, hapishane yıllarında çevirdiğim ve halen basılmamış şu iki kitabı da çıkarsanız aradan: Gerard Chailand’ın Üçüncü Dünya’da Devrimler’i ve Rosa Luxemburg’un Ulusal Sorun’u.

Merak etme, sıra gelecek. (gülüyor) Birçok kitap var bekleyen. Mesela, bir Bizans tarihi var. Burada şunu söylemek istiyorum asıl: Biz çok şey yaptık, ama bir yandan kendimizden feda ettik. Benim temel kaygım, akademik Marksist kitapları yayınlamaktır. Evet, bir anlamda fedakârlık yaptık, Kürtler için, Ermeniler için, cezaevlerinde olanlar için. Onlara öncelik tanıdık. Elbette çizgimizi terk etmeyeceğiz. Ama Belge Yayınları’nın 30. yılındayız, başlangıçtaki çizgimizi koruma kaygısı içerisindeyiz, onu zaman zaman askıya aldık ve bir bakıma haksızlık ettik Belge’ye karşı.

Fakat Türkiye tarihinin kültürel inşasına bilinçli bir yön verdiniz.

İster istemez, Türkiye’nin gündemi bizim de gündemimizi belirledi. Bundan kaçamazdık.

Basmayı çok istediğinizi bildiğim o Primo Levi’ler, Imre Kertesz’ler, sizin raflarınızda duran o büyük entelektüeller, onların çoğunun kitabı Belge’den çıkmadı.

İçimde bir ukde tabii bu saydığınız isimler, birçok tasarımız daha sonra büyük kuruluşlar tarafından yapıldı, Yapı Kredi Yayınları gibi. Sadece Marksist teoriler ve araştırmaları kastetmiyorum burada.

Siz nasıl bakıyorsunuz banka ve holding yayınlarına?

İş Bankası değil ama, Yapı Kredi’nin katkısı olduğunu düşünüyorum kültür yayıncılığına. İyi editörler seçerek kaliteli işler yaptılar. Yapı Kredi’yi Enis Batur’un entelektüel dünyası gerçekleştirdi. Kaliteli bir edebiyat yayıncılığı da yaptı. Yayıncılık o düzeye geldi, Türkiye’de sermaye birikiminin bir başka yansıması. Batı’da nasıl zenginleşen burjuvazi, sanatın, edebiyatın taşıyıcısı haline gelmişse, zaman zaman kendilerini eleştiren yazarları bile sahiplenmişse aynı paralelde.

Ben Doğan Grubu’nun yayıncılık anlayışını çok daha tehlikeli görüyorum; best-seller adına dünyada ne kadar çerçöp kitap varsa onları Türkiye’ye bir bombardıman yaparcasına taşıyıp, kitap raflarını istila eden bir ticari anlayışa sahipler. Bağımsız yayıncılar gerçekten soyutlanma sürecinde.

Yaşar Kemal’in Yapı Kredi’yi seçmesine de itirazlar gelmişti...

Türkiye’de yayıncılık sistemi geçmişte muhalif bir zeminde duran birçok insanı asimile etti, evcilleştirdi. Keşke Adam Yayınları ayakta kalıp, faaliyetini devam ettirebilseydi. Yine de bir yazarın kendi kitabını en iyi bastırabilecek yeri seçme hakkı var. Yayın sektörü içinden büyüyen yayınevleri bence daha meşru. Kültüre patates sektörüne yatırım yapılır gibi yatırım yapılmamalı. Ama ne yazık ki birçok yayıncı ve dağıtıcı arkadaşımız da yayıncılığa sadece dar bir patates ticareti mantığıyla bakıyor. Yayıncılığın elbette bir ayağı ticaret, ama yayıncılığın çok önemli düşünce, ifade ve yaratma özgürlüğü bakımından stratejik bir misyona sahip olduğu unutulmamalı. Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin, ki bir asrı aşkın ömrü olan temel küresel meslek örgütüdür, olaya bakışı da bu yöndedir, yayıncılığın etik bir misyona da sahip olduğuna işaret etmektedir.

Bir zamanlar yayıncılığın köşe taşlarından biriyken, şimdi Belge Yayınları’nın kitaplarını kitapçıların büyük çoğunluğunda bulmak mümkün olmuyor...

Biz şu an çizgi dışı kalmış vaziyetteyiz. Gerçi hep fazla tepkisellikle karşılanan bir yayınevi olduk, Alan’da onu kırmayı başarmıştık, ama başka bir isimle. Nereden baksan, birçok insanın düşüncelerini, dünyalarını ya da sarıldığı tabuları sarsıyorsun. Sonuçta da bir çeşit bedel ödüyorsun. Satış açısından düşünürsek, bize ‘itibar’ kaybettiren bir şey “Yeni Sesler” dizisi olmuştu. Oysa Belge Yayınları’nın bu adımından sonra, başta Can ve Cem olmak üzere birçok yayınevi yeni yazarları kabul etmeye başladı, cezaevinden yazan ya da çıkan insanlara yer verdi. Ama bizim “Yeni Sesler”, hem entelektüeller arasında hem de kitapçı çerçevesinde kendimize ‘itibar’ kaybettiren bir rol oynadı. Bir başka ‘itibar’ kaybettiren şey, Kürt sorununa ve Ermeni sorununa eğilmemizdi. Yeniden ‘aşırı’ bir yayınevi olarak algılanmaya başladık. İade-i itibar olunmuşken hem de!! ‘Teröristler’, ‘bölücüler’, ‘ayrılıkçılar’, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’. Ne kadar korkunç, resmi mühür vurulmuş konu varsa, bizim yayın listesinde. Aman yarabbim, tam bir dehşet tablosu! Biz de azıttık doğrusu. 40 dolayında kitabımız yargı konusu oldu 30 yılda.

Ama yitirilen ‘itibar’, bizim gözümüzde ‘onur’ anlamına geliyordu. İnsanların inanılmaz sevgisini kazandık bir yandan. Yok sayılanların, inkâr edilenlerin, ezilenlerin, zulmedilenlerin sevgisini kazandık. Ticarette battık ama, buna değerdi.

“Mare Nostrum” da aynı sonucu verdi mi?

“Mare Nostrum” tersine, bize ‘itibar’ getiren bir sonuç doğurdu. İlk defa sadece sol kampta değil, birçok kampta farklı kesimlerle bağ kurmamızı sağladı. Bunda galiba Akdenizlilik kimliğinin de etkisi var.

Akdenizlilik deyince ufkumuzu açan isimler geliyor akla: Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı…

Bizim ilham kaynaklarımızdan biri de onlardı hiç şüphesiz. Bize aşıladıkları hümanizmaya ben şahsen çok şey borçluyum. İlk yazılarımın yayınlandığı dergilerden biri Yeni Ufuklar’dı. Üstelik Vedat Günyol, 68 Olayı’nın Türkiye ayağını konu alan özel sayıyı çıkarmamız için o sayının editörlüğünü bize bırakmıştı, hiçbir şeyine karışmadan. Daha sonra saydığınız bu insanların bazılarıyla biz, ‘suç ortağı’ olarak birlikte yargılandık 12 Mart askeri mahkemelerinde. Hümanist ekol, benim suç ortağımdı. 12 Mart döneminde, aydınlar davasında birlikte yargılandık. Azra Erhat, özellikle Halikarnas Balıkçısı, bir yerden sonra resmi tarihe çok ters düşmemek gibi kaygıları bulunmakla birlikte, bu coğrafyada bir başka tarihin de olduğunu göstermişlerdir. Kesinlikle katılıyorum size, beynimize kapı açan insanlardı.

Bitirmeden önce, tekrar yayıncılığa dönelim: Ayşe’nin basmak isteyip de basamadığı ya da yapmayı çok istediği şeyler neydi?

Ayşe aslında Kapital’i yapmak istiyordu. Ve Rosa’nın Toplu Eserleri’ni…

Bütün bu söyleşimiz sırasında Ayşe’den özel bir dille söz ettiniz. Ayşe Zarakolu neydi yayınevinde ve daha sonra ne oldu?

Ayşe yayınevi için ‘ruh’tu; bilirsiniz, kimi insanlar vardır, bir şeye bütün anlamını katarlar. O ruh anlamında yarımız gitmiş vaziyette. Onu çok özlüyor, eksikliğini çok hissediyoruz... Bireysel olarak da benim yarımı alıp götürdü kendisiyle. O olmasaydı, birlikte giriştiğimiz birçok maceraya tek başına kalkışamazdım. şimdi onun mirasını çeke çeke sürükleyerek devam ettirmeye çalışıyoruz, oğlum Deniz, kadim dostum çevirmen Attila, genç dostlarım Mehmet Ali ve Akın’la birlikte.

Ayşe Frankfurt’ta Barış Ödülü’ne layık görülmüştü. Gelecek yıl da Frankfurt’ta konuk ülke Türkiye olacak. En son, gelecek yıl için ne düşündüğünüzden söz edebilir misiniz?

Ayşe, Dünya Yayıncılar ve Alman Yayıncılar ve Kitapçılar Borsası’nın istisnai ödüllerini aldı 1998’de. Daha sonra Paris’te sözleşmenin imzalandığı yerde toplanan dünya NGO’larının İnsan Hakları Zirvesi’nde onur konuklarından biri oldu. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ve Frankfurt Kitap Fuarı’nın 50. yıldönümleri vesilesiyle. Benim açımdan rüya gibi bir şeydi. Pasaport alamadığım yıllarda oraya gitmek en büyük hayallerim arasındaydı, 91’den sonra da her yıl oraya bir çeşit ‘umre’ ziyareti yaptım. Ünlü Harmonia Salonu’nda düzenlenen törende Fransız Kültür Bakanı Jack Lang, Ayşe’yi selamlayarak başladığı bir konuşma yaptı. Ama kahroldum, çünkü Ayşe orada yoktu, pasaportu ödül günü verildiği için.

İlk ödülünü, kendi ülkesinde kendi meslek örgütü Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından 1995 yılında almıştı, Haluk Gerger’le birlikte. İstanbul Kitap Fuarı’nda düzenlenen, onlara yaraşır, anarşik bir törenle. Bunu başka ödüller izledi. Amerikan PEN’lerinin verdiği ödülleri almak için New York’a ve Los Angeles’a da gidemedi, pasaport vermediklerinden. En son Venedik’e davetliydi, Padova kentinin ona verdiği Dürüstlük Ödülü’nü almak için. Yine sağlığı elvermedi, hastalığının son safhalarında olduğundan. Ve ölümünden sonra Sicilya’nın Catania kent yönetimi, soykırım kurbanlarını kurtarmaya çalışanların onuruna oluşturulan Dürüstler Ormanı’na, 8 Mart’ta onun adına bir sedir ağacı dikti. O ağaç büyümeye devam ediyor.

Şimdi Türkiye’nin asla olamazmış gibi gelen bir rüyası gerçek oluyor. Gelecek yıl Frankfurt Fuarı’nın konuk ülkesiyiz. Bakalım Harmonia Salonu’nda hangi toplantılar düzenlenecek? Umarım, darlıklarımızla rezil olmayız.

(Mesele dergisi)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at